Anne-Ana
Anne
Anne veya ana sözü, ilk defa Altay dağlarının kuzeylerinde, Göktürk yazılarıyla yazılmış, Kemçik yazıtında görülür. Devlet yazıtı olan Orhun yazıtlarında ise, “ana” sözünün karşılığı olarak “ög” deyimi kullanılır. Bizim bugün söylediğimiz öksüz sözü işte buradan geliyor. Uygur Türklerinin vesikalarında ise, ana sözü daha çok ve bol bol görülmeye başlar. Bilindiği üzere gelişmiş ve büyük imparatorluklar kurmuş olan Türklerde, yavaş yavaş resmî bir devlet diline doğru gidilmişti. Aile içindeki anne ile çocuğun veya iki kardeşin, birbirlerini duygu ile çağırmaları ve bunun için aralarında kullandıkları sözler, devlet dilinde kayboldu. Resmî konuşmalarda veya yüksek Türkçe’de artık bu sözler kullanılmaz oldu. Ev geleneklerine bağlı olan kadınlar ise, yeni sözleri ve devlet dilini konuşmamaya, dikkat etmişlerdi. Samoyloviç’e göre bu sözler kadınlar için tabu idiler ve onları söyleyemezlerdi. Bizce kadınlar evde, eski aile Türkçe1 sini devam ettiriyorlardı. Devlet ise kendi dilini ve terminolojisini geliştirerek, yerine oturtuyor olmalıydı. Ana ile öğ sözleri, yüzyıllar boyunca Türkler tarafından yanyana söylenmişlerdi. Bugün bile Anadolu’da anneye zaman zaman “öge”( diyen yerler de yok değildir. Anneyi ece veya eçe diye çağıran Türkler ise, bunu bir saygı ve büyütme isteği ile yapmışlardı. XI. yüzyılda Oğuz ve Karluk Türkleri ile bugün Anadplu’daki bazı köylerde bile anne, hâlâ aba veya apa sözleriyle çağrılır ve saygılanır.
“Ana baba” denirken, annenin babadan önce anılması ise, Türklerde yazıh vesikaların başlamasından yani 1250 yıl öncesinden bugüne kadar süregelmiş^ köklü bir inanış ve gelenektir. Tıpkı kan koca sözünde görülen inanış ve alışkanlıklar gibi. Göktürk yapılarıyla yazılmış vesikalarda da anne sözü, babadan önce kullanılırdı. “Annenin öğüdünü al, babanın da sözünü dinle” veya “annesi babası sevinir” gibi sözlerde, hep anneyi babadan önce söylenirken görmekteyiz. Annenin gönlü ve öğüdü çok mühimdir. Bunun için bir Uygur yazısında ise “anne ve babanın gönlünü kıranın, oğlu ve kızı olmaz” deniyordu. Böylece neslin devamı, anne ve babanın rızasına bağlanıyordu. Tanrı’mn düzeni böyle idi. Dede Korkut kitabmda da anneyi öne alan bu güzel gelenek, daha manalı .olarak “kadın ana, begbaba” çağırışlarında görülüyordu. Burada “kadın” tanıtması, beglik gibi ananın bir unvanıdır. Kadınlık burada anneyi saygılamak ve yüceltmek için söylenmiştir. Bugün bu deyişler ve çağırışlar, Anadolu’da da hâlâ yaşamaktadır. Oşmanlılardaki “kadın efendi” de köklerini, Türklerin bu çok güzel ve eski geleneklerinden alıyordu. Göktürk yazıtlarında da anne “Ögüm Katun “yani annem hatun diye, hatun ünvanlarıyla birlikte anılıyor ve çağrılıyordu. Ayrıca Kültegin annesini, kadınların koruyucusu olan Umay ruhuna benzetiyordu. Annesi için “Umay’ın benzeri annem” diyor ve annesini bazen de böyle yüceltiyordu.
Ancak Türklerde gerçekten çok gelişmiş bir “baba ailesi” vardı. Evin ve devletin sahibi ile başı, baba idi. Bunun için Dede Korkut kitabında da, evden söz açılınca “atam anam evine dönsem” deniyor ve ev ile ocağın sahibi baba ile ata, daha önce anılıyordu. Türkleri esaretten kurtaran ve ikinci Göktürk Devleti’ni kuran ünlü ve büyük Türk kağanı İlteriş veya Kutlug Kağan, “Türk milleti yok obuasın diye Tanrı tarafından hatunu îl Bilge Hatun ile birlikte tahta çıkarılmıştı”. Tanrı, hatunu da böylece saygüamış, kutlamıştı. Ancak devletin sahibi ve kağanı yalnızca baba idi. Bununla beraber bu ünlü ve büyük hatunu, kocasının yanında otururken ve ağır sözlerle Çin elçisini haşlarken görüyoruz.
“Karı’ sözü Türklerde tecrübeli, gün görinüş, yaşh ve çok bilen kimseler için söylenirdi. Bunun için Dede Korkut kitabında ana ve babayı yüceltmek için sık ak irkan anam, koca babam” da deniyordu. Anlaşırdiğıria göre karılık, tanıtması annenin yalnızca yaşh olduğunu göstermek için söylenmiyordu. Anasından babasından görmüş, tecrübeli ve soylu, iyi bir ailenin kızı da “kan” unvanı ile tanıtılabilirdi. Küçültme eki ile bazen “kançuk anam” deniyordu. Bazen de “kançuk kadın anam” denerek,, anne daha da saygılanıyordu. Uygur yazılarında anneye “ak saçlı kan anam” deniyor ve Dede Korkut’a yaklaşılıyordu. Annelerini “Anam Tuğlu Kutlu ağa” diye adlandıran Uygur Türklerinin eski şiirleri, anneyi tuğluluk ve kutluluk ta-mtmalarıyla onurlandırıyordu. Annenin ünvam da, burada hatun yerine “ağa” oluyordu.
“Anneciğim’ diyerek, anneyi başka bir duygu ile çağırma da, Türk ailelerinde hâlâ yaşayan çok eski bir gelenektir. Ancak eski Uygur şiirlerinde, anneciğim yerine “anacım” deniyordu. Aynca “inanılır anacım, size dayanmak istiyorum” diye de anneye sesleniyorlardı. Timurlu Türklerinde “annecik” deniyordu. Anadolu’da ise”"anfiecîğim” veya yine “annecik” sözleri küçültme ve sevgi ekleriyle daha yaygın bir hale gelmişti.
“Ana terbiyesi” Türklerde ayrı bir değer ve mana taşır. Aslında Türklerde “oğlanın terbiyesi babaya, kızınki ise anneye” bağlanmıştır. Bunun için anaya benzeyen soylu kıza anaç; babasına çekmiş oğlana da ataç diyorlardı. Ancak şu da unutulmamalıdır H, oğlanın terbiyesi de bir çağa kadar annenin yanmda gelişiyordu. Bunun için Kırgız Türkleri, “serserinin dilini anası anlar” diye bir atasözü de söylerlerdi Yine aynı Türklerin samanları, insanların en kötülerini “ana sütü emmemiş, ata nedir bilmemiş, saçını güneşte taramış”,yani evde büyümemiş, sözleriyle tanıtırlardı. Bunun için ana sütü Türklerde, insan olma ve insan olarak doğmanın en başta gelen bir sembolü olarak görülmüştü. Bugün de, sütü’bozuk” deriz ve insanın kötülüğünün böylece ana sütüne bağlarız. Türk mitolojisinde Oğuz Kağan gibi Türk büyükleri, doğar doğmaz çok çabuk büyürlerdi. Ancak çocuğun bu gelişmesi, annesinin sütünün ilk ağızını almadan olamazdı. Zaten Oğuz Kağan gibi Türk büyüklerinin çabuk büyümeleri ve gelişmeleri, Tanrı’nın emri ve annenin vergisi ile birlikte olurdu. Türk mitolojisinde Oğuz Kağan gibi Türk büyükleri, herkes annesinin karnında dokuz ay kalırken onlar on veya oniki ay anne rahminde kalıyorlardı. Böylece çabuk büyüyorlar ve diğer insanlara üstünlüklerini, ana rahmindeki Tanrı ile annenin verdikleri nimetler ile sağlıyorlardı.
Türkler bunu daiöyle bir mantıkla yorumlamışlardır. İslâmiyet’ten sonraki Oğuz destanlarında ise Oğuz Kağan doğunca “annesinin memesini tutar ve annesinden İslâmiyet’i kabul etmesini ister. Annesine,yoksa sütünü emmeyeceğini söyler. Anne böylece zayıf yerinden yakalanmış ve hemen islâmiyet’i kabul etmişti. Kanunda zaman zaman bir canlı taşıma ve doğunca da onu emzirme, kadını tabiata bağlayan ilâhî bir duygu ve kanundur. Türk kadınlarının doğurganlığını da bu kanuna bağlamak gereklidir. Dede Korkut kitabında da, “ağ südün doya emzürse, ana görklü” yani görk Bi, güzel ve iyi anne, ağ sütünü çocuğuna doyurarak emzirendir. Dede Korkut’ta “Beri gelgil ağ sütünü emdiğim, kadınım ana”, “ağ pürçekli, izzetli, canım ana” denerek, anneler böyle çağrılırdı. “Ağ sütünü helâl eyle anam bana” diye de and içilirdi. Ana hakkı, süte dayandırılırdı. Ağır yaralanan oğlana da “korkma oğlan ölüm yoktur, dağ çiçeğiyle anan sütü sana merhemdür” denerek anasından güç veriliyordu. Çocuklarla aynı hakka ve sıraya sahip olan eski Avrupalı anne için,böyle haklar düşünülemezdi. Yine Dede Korkut’ta “kadın anamın sevgüsi” denirken de, ana yüreği ve sevgisi anılırdı. Ana ölen çocuğu için ağlarken, yalnızca ağlamazdı. Onun üstünde de anne “buzlar” ve sızlardı. Bu Dede Korkut’ta ayrıca söyleniyordu. “Kadın anam karşı gelip, oğul dese”, böyle bir karşılaşma, oğul için en büyük bir saadettir. Türklerde ananın kutluluğu ile yüceliğini gösteren,’ bunun gibi, daha nice örnekler vardır.
“Ana hakla, Tanrı hakkı’;, Türklerde hep birlikte anılır. Dede Korkut’ta anaya el kalkmaz ve söz söylenmez, çünkü ana hakkının yanında Tanrı hakkı da vardır. Nedense baba için böyle denmiyordu. Ancak baba da, bu hakkı anaya tanıyordu. Baba ölünce, annenin baba yerine geçmesi hali, Türklerde köklü bir gelenektir. Ancak bu çocuklar büyüyüp, reşid oluncaya kadar geçerlidir. Büyük devletler kurmuş vejjelişmiş Türklerde büyük oğul, babanın yerine geçerdi. Tabu olarak çocuk reşid olduktan sonra. Çocuklar küçükse ve babanın mal durumu da iyi ise, anne çocukların vasisi; olurdu. Çocuklar büyüyünce de anne kocasının malından çoğu yerde,iki pay alırdı. Aile geleneklerinin tesirleri görülen Çingiz Han devletinde, hakan ölürse, onun yerine çocuklar büyüyünceye kadar hatunu niyabet ederdi. Türklerin bu aile geleneğini bilmeyenler, kadının hükümdar olduğunu zannederler. Hun, Göktürk, Selçuk, Osmanlı gibi gelişmiş Türk kesimlerinin kurdukları imparatorluklarda ise bu gibi aile gelenekleri, devlet töresinden silinip kaybolmuştur. Göktürklerde- ölen hakanın çocukları küçükse, yerine kardeşi geçerdi.
“Süt anne ve analık” da, Türk töresinde yer alırdı. Analık veya evlâtlık olmanın da bazı şartları vardır. Abdülkadir İnan’m bulduğu bazı geleneklere göre evlat edinecek kadın “çocuğa loğusa yatağında süt verir, çocuk da analığın göğsüne dokunurdu”. Bundan sonra analıklar bu çocukların evlenmeleri halinde oğlan ise kalın, kız ise çeyiz vermek zorunda idiler. İslâmiyet’te de mürzî ve razî, yani süt emziren ve emenlerin hakları bir düzene konulmuştur. Çingiz Han’ın Türk soyundan gelen büyük veziri Tata Tonga’nm hatunu onurlanarak Çingiz Han’ın çocuklarının süt annesi unvanı verilmişti. Bu geleneğin dışında çocuklara süt emzirmek için tutulmuş kadınlar ve cariyeler de vardır. Buna Farslar, “dâye”, Dede Korkut kitabında ise “taya” denir.
”Dadılık” ise Türklerde, küçük çocuklar için bir bakıcılık vazifesi olsa gerektir. Bu bir, “bakan ana”dır. Kırgız Türkleri buna “kötürgön ene” derler. Hem erkek ve hem.de kız çocuğun dadısı olabilirdi. Dede Korkut’ta Banı Çiçek’in güçlü bir dadısından söz açılmaktadır. Kazan Beg de bir ara şaka yoluyla “Sizi yamn yumrı tadım tayam sandım” diyerek kendi dadısından söz açıyordu. Anlaşıldığına göre kız çocukların bakılması ve terbiyesi ile vazifeli olan taya, dadı ve yengeler, kız büyüdükten sonra da kızın yanında kalıyorlardı. Oğlan çocukları ise biraz büyüdükten sonra atabeg ve lalaların terbiyesi altına veriliyordu.
“Üvey anne” Türklerde görülmektedir. Ancak Türk töresinde ilk kadın, ölse bile mirasta birinci derecede hakka sahiptir. Babanın mirasında da ilk kadının çocukları en büyük paya sahiptirler. Bu duruma göre üvey anne, ikinci kadın, kuma veya cariye derecesinde kalmaktadır. Bunun için Türkmenlerin şeceresindeki Oğuz destanının bir parçasında, Buğra Han’ın oğhı ile üvey annesi arasında geçen mücadele, üvey annelerin durumu hakkında bize bilgi verebilmektedir. Bilindiği üzere, bizim masallarımızda da üvey ana, kötü kadın motifleri ile doludur. Mete’nin üvey annesinin sözüne kanan babasını öldürmesi, devlet ve Hunlar tarafından meşru görülmüştür. Çünkü Mete, ilk hatunun büyük oğlu idi ve töreye göre onun veliaht obuası gerekirdi.
|
Bu kategoriye son eklenenler
|
Bu kategorinin diğer yazıları
|



Bu yazı için yorum yapın