Kadınlar

Dulluk

Dulluk
Dede Korkut’ta “eski dulun biti, ök­süz oğlanın dili acı olur” deniyordu. Türklerde dulların durumu, Araplar ile Batı’dakilerden çok daha iyidir. Ancak dul, her yerde duldur. Fakat Türk aile töresi, dulun hakkı ile geleceğini gözet­miştir. Gelin Türklerde koca evine ge­lince, yalnızca kocanın değil; koca ailesi­nin de malı ve bir parçası olurdu. Bunun için koca ölünce dul kalan gelin, koca ai­lesinden düşmüş ve ayrılmış olmazdı. Yine ailenin bir üyesi sayılırdı. Dul, çocuklu, çocuksuz, hasta veya sağlam ol­sun, bu Türk aile töresinin çok mühim bir kaidesiydi. Hunlar çağında kocası ölen bir dul, diğer kayınbiraderine ni-kâhlanabiliyordu. Böylece baba ailesi kendisinden olan bir dul ile çocukları açıkta bırakmıyordu. Bunu M.Ö. 169’da Hun veziri ile bir Çin elçisi arasında ge­çen bir konuşmadan, kesin olarak öğre­niyoruz. Sosyal ilimlerde bu geleneğe “levirat” denir. Göktürk ve Oğuz çağın­da da dul ve yetimlerin bu yolla korun­ması devam etmiştir. Kim ne derse de­sin, dünkü ve bugünkü Anadolu’da da bu gelenek yaşamaktadır. İran ve Arap-larda olduğu gibi dullar, sokağa ve sefa­lete bırakılmamaktadır. Hem de İslâmi­yet’in koruyucu hükümlerine rağmen. Dingelstedt ile Izrastsov’un Orta Asya Kazak Türklerinden derledikleri bilgile­re göre, dul istemezse evlenmez. Onu kimse zorlayamaz. Çocukların annesi ve bütün haklara sahip olarak (full status), kocasının yerine geçebilir. Yalnız bu Türklerde baba ocağı küçük oğlana geç­mektedir. Bunun için ana, çocuklar reşid oluncaya kadar küçük oğlanın muteme­di olarak, ailenin başında;bulunurdu. Oğuzlarda ise zamanla ‘.’ekber evlat” yani büyük oğul vekâleti gelişmiştir. Çingiz Han devletinde de küçük oğulla ilgili bu aile geleneğinin izleri görülür. Hakan öldüğü zaman, çocukları küçük­se, Ana Hatun kocasının yerine hakanlı­ğa niyabet ederdi. Töregene Hatun ile diğerlerinin “hakan naibüği”,bu aile ge­leneğine dayanıyordu. Dede Korkut’ta Beyrek karısına “üç yıl gelmezsem, be­nim öldüğümü bilesin, aygır atımı bo­ğazlayıp (ölü) aşımı veresin, gözün kimi tutarsa, gönlün kimi severse onunla ev-lenesin” diyordu. Nitekim Banı Çiçek uzun zaman bekledi, kocası gelmeyince evlenmeye karar verdi. Fakat o sırada kocası geldi. Yani dulun evlenmesine, Türk aile töresi de kocası da izin veri­yordu. Ancak evlenmek istemezse de zorlanmıyordu. Doğu’daki Proto-Moğallarda dullar hiçbir zaman evlene-mezlerdi. Örnek olarak Hıtay Devleti’nde töre böyleydi. Çin’de de dulla evlenmek sakıncalıdır. Ancak bazı formüller bulu­nabiliyordu. Kaşgarh Mahmud’un derle­diği eski bir Türk atasözünde ise “Kötü dilli bir kocadansa, dul kalmak daha iyi­dir” denme yoluyla dulun durumu o ka­dar çok kötümsenmiyordu. Göktürk ya­zıtlarında dul kadınlara hem “tul” ve hem de “kuduz” denirdi. Bazen “tul tugsak” da denirdi. Kırgız-Türklerinin bir atasözünde olduğu gibi, “kocası ölüp, yeniden kocaya varan bir kadın, gelin gelincik (kelinçek) olabilirdi”. An­cak şunu unutmayalım ki Türklerde ge­lin veya yengelerin kayınlar yanında büyük bir saygı ve değerleri vardı. Ka­yınlar, dul kalmış yengelerini, sefalet için­de bırakamazlardı. Nitekim Dede Kor­kut’ta Başat, Tepegöz’e şöyle diyordu: “Karındaşım Kıyam öldürmüşsün, ağca yüzlü yengemi dul eylemişsin, ala gözlü bebeklerin öksüz bırakmışsın, kormıyamseni”

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
Tüm Kategoriler
Site Arşivi