Sponsorlu Bağlantılar

Eski Türklerdeki Kalın Geleneği Ne Anlama Geliyor

20 Ocak 2009
248 kez görüntülendi

Kaim ile başlık, Türk aile hukukunun temelini oluşturur. Son zamanlarda hu­kukçularımız İslâmiyet’teki “mihr” an­layışı üzerinde geniş olarak durmakta­dırlar. Filan imam şöyle buyurmuş veya filan müfessir mihrin yorumunu şöyle yapmış demekle, Türk aile hukuku ile töresinin temeline inilemez. 900 yıldır yayla ve köylerde yaşayan Türk köylü­sünün, bu görüş ve yorumlardan haberi yoktur. Kadılar da hükümlerini yerli tö­releri islâmî ahkama benzeştirerek ver­mişlerdi. Aslında hem Türklerin kalın anlayışı ve hem de İslamiyet’teki mihr, kadın ve çocukların geleceğini, güven al­tında tutmak için konmuştur. Üstelik Türklerdeki kaim anlayışı, mihr gibi yalnızca yazı üzerinde kalmamıştır. Aileleri de bu andlaşmaya katarak kadın dışında aile ile erkek ve çocuk­ların da, geleceğim güven altına almış­tır. Mihr meselesini, karşılaştırma yolu ile bu maddemizin sonunda ele alacağız. Tarih kaynaklarının pek çoğu Türklerin bu ünlü “kalın” geleneğinden söz açar­lar. Türklerdeki kalın geleneğini kısa olarak şöyle tanıtabiliriz:
“Kalın”, oğlan evinden kız ailesine verilen bir aile malıdır. Buna, bugünkü modern anlaşımızla “depozit” de diyebi­liriz. Kız evine ödenen kalında yalnızca evlenen oğlanın değil oğlan ailesindeki herkesin bir payı ve dolayısıyle bir mi­ras hakkı da vardır. Bunun içindir ki er­kek karısını kovamaz, kadın da kocasını bırakıp kaçamaz. Bu durumda kalın veya depozit yanar; yahut kız ailesinden oğlan ailesine geri vermek gerekir. Böy­le karı kocalar, her iki ailenin hatta bü­tün topluluğun şimşeklerini üzerlerine çekebilirler. Bununla beraber ayrılma, ailelerin anlaşması ile olabilir. Bunun için Türklerin kaim sistemi; mihrden daha sosyal veya içtimaîjhatta daha gü­ven vericidir. Anlaşıldığına göre Türklerin bu kalın geleneği, çok eski çağlarda, “kız kaçır­ma yolu ile evlenme” dönemlerinde oluş­muştu. Prof. Abdülkadir İnan’a göre Türklerin kalın anlayışının kökleri, kaçı­rılan kızın babasına verilen, bir “ceza” veya tazminat” olarak doğmuş olmalıy­dı. Türkler buna “yoJug, yollıg” ya­ni “fidye ve necat” derlerdi. Daha doğ­rusu kalın başlangıçta, kız kaçıran oba­dan cezadan kurtulması için karşı tarafa verilen bir mal idi. Bu Türklerin daha çok kabile töresini ilgilendiriyordu. Nitekim aynı şekilde öldürülen bir kişi­nin kabilesine, katilin bağlı olduğu kabi­lenin, kendi aralarında para veya mal toplayarak diyet olarak vermesi de zo­runlu idi. Başlangıçta kaçırılan kız için veriyen diyet de, böyle olmalıydı. Prof. Abdülkadir înan’m bu görüşü çok yerin­dedir. Göktürk yazıtlarından beri “yolug” şeklinde geçen ve “fidye ve necat” karşılığı olarak kullanılan bu söz, Türk geleneklerinin en eski törelerini saklayan Yakut Türklerinde “sulu” şek­linde söylenmektedir.
Kırgız ve Başkurt Türkleri ise.kızın ailesine verilen başlığa “kemik satımı” yani (süyek satımı) demektedirler. Çün­kü kızın babası oğlan evine bir kız ve can veriyordu. Ayrıca kızın ailesi ile bağlı olduğu, topluluk, bir kişi de kayıp etmiş oluyordu. Türklerde insanın te­mel maddesi kan değil; kemikti. Bunun için de bazı Türkler kalına “kemik satı­mı” diyorlardı. Zamanla bu kız gidiş geli­şi obalar ile kabilelerden ailelere geçmişti. Anadolu’da da bu andlaşma için ,”mihr” yerine “ata yolluğu, çüatlık” gibi çok güzel deyimler kullanılır. Orta Asya’da da bazı Türkler “mihri” bir giyinme ve hazırlık gibi kabul ederek, kalma “kiyit” yani giyitlik demişlerdir. Bununla beraber kalın Anadolu’da “galıng, gahn, galim” deyişleriyle de hâlâ yaşar .Başlık anlayışı ise her bölgeye göre değişir. An­cak bir gerçek varsa, Türklerde kalın veya mihrin, bir kız satışı olmadığıdır.
Kalının yukarıda tanıttığımız şekilde anlaşılması, uygulamada da bazı değişik tutum ve davranışları ortaya çıkarıyordu. Hunlarda Göktürklerde ve hatta Oğuzlarda görülen “levirat” yani “ölen kardeşlerin kadın ve çocuklarını diğer kardeşlerin kendi nüfusuna almaları” yine Türklerin bu kalın anlayışından doğuyordu. Aslında bu anlayışın temeli insanî bir koruma ile himaye dileğine dayanıyordu, Ancak dula saygı gösteri­liyordu. Evlenip, evlenmeme istediğinde dul serbestti. Dulun malı varsa, çocuk­lar reşid oluncaya kadar, kocasına vekalet ve niyabet ediyordu. Çocuklar reşid olunca büyük oğul başa geçi­yordu. Ancak dullar yaygın olarak bazı Türk kavimlerinde koca maundan iki pay alabiliyorlardı. Ölen kardeşlerin ka­rılarım alabilme geleneği, Ulu Yüz Türk­leri ile Türkmenlerde hatta Anadolu’da bile gerektiğinde uygulanabiliyordu. Miras hukuku bakımından, bu geleneğin açıklanması ise, şöyle yapılmıştır: Kalı­nı verilen gelin artık koca ailesinin bö­lünmez bir üyesi ve malı olmuştur. Ayrı­ca ailedeki kişiler arasında, gelin ve ço­cuklar üzerinde bir miras hakkı da doğ­muştur. Bundan dolayıdır ki, büyük kardeş ölünce, karısı da küçük kardeşe düşmektedir. Gerçi Radlof çağında an­cak bazı geri Türk kesimlerinde böyle otomatik bir geçiş vardı. Dingelstedt, Izastrov ve bilhassa Krader gibi araştı­rıcılar, böyle bir sonuca giderken daha çok her bakımdan geri Moğol kavim­lerinin aile hayatlarını örnek olarak tut­muşlardır. Daha kötüsü Batı’daki geliş­miş Türkleri de aynı ölçü ile tanımaya ve tanıtmaya çalıştılar. Onların metod yan­lışlığı asıl buradadır. Kendilerine bir ör­nek verelim: Aile geleneklerinin yansıdığı Cengiz Han devletinde hakan ölünce, çocukları reşid olmayan hatunun naib olarak kocasının tahtına oturduğu görülmüştür. İşin inceliğini anlamayan bazı yazarlarımız ise, bunu “Türklerde kadın hükümdarlar” diye, yanlış bir deyiş ve anlayışla tanıtmışlardır. Hal­buki Hunlar, Göktürkler, Oğuzlar, Sel­çuklu ve Osmanlılar gibi gelişmiş ve devlet geleceğinin billurlaşmış olduğu Türk devletlerinde ise devlet işine böyle bir aile geleneği girememiştir. Hakan ölünce çocukları büyük değilse- kar­deşleri veya lâyık olanlar onun yeri­ne geçmiştir. M.Ö. 169 yılında bile levirat, yani kardeş karısı ile çocuklarının korunması, Hunlarda çoktan insanî bir yola girmişti. Kardeş karısı alma Çin’de ayıp ve yasaktır. Bunun için Çin elçisi Hun vezirini ayıplar. Aslı Çinli olan Hun veziri ise elçiye .Çin’de ölenlerin ka­dın ve çocuklarının kaybolup gittiklerini hatırlatır. Hunların ise akrabaları ile kadın ve çocuklarına çok bağlı oldukları­nı ve onlardan ayrılamadıklarını söyler. Elçiyi azarlar ve “kafanı işlet” der. Bu vesikaların tam tercümeleri ile açıkla­maları bizim “Büyük Hun İmparatorlu­ğu Tarihi” adlı kitabımızda yer alır. Es­ki çağlarda, il, boy ve ailece verilen müş­terek kalınlar, herhalde toplum, aile ve akrabalık bağlarını çok güçlendirmişti. Ancak hepsi bu değildi.
Orta Asya’daki hayvancı Türkler ara­sında yapılan araştırmalar, kalın mües­sesesinin kesin kaidelere bağlandığını gösteriyor. Dul isterse dışarıdan da ev­lenebilirdi. Ancak eski kocasının kalını­nı, yeni kocasının geri vermesi gereki­yordu. Kocasının iktidarsızlığı veya her­hangi bir eksikliği yüzünden gelin, ayrıl­mak da isteyebilirdi. Bu, il beylerinin veya köy ak sakallılarının gözü altında ve aileler arasında bir karara bağlanabi­lirdi. Ancak kalını geri verme, bu anlaş­manın vazgeçilmez bir şartı idi. Bundan da anlaşılıyor ki, kadın bir köle değildi. Ancak her şeyin temeli kalın idi. Bu an­laşmalarda çoğu zaman esneklik ve in­sanlık duyguları da ağır basıyordu. Krader ise, Doğu’daki iptadî Moğallara ölçenerek Türkler arasmda da çok kesin ve kaba kaideler koymak istemiştir. Bu­nun için Krader’i okuyanlar bu yanlış görüş açısına dikkat etmelidirler. Türkçe bilmeyen ve Türkleri tanımayan Mongolistler, her zaman aynı yanlışlığı yapmaktadırlar. Çünkü Türklerin tarih­leri ile kurdukları devletlerden onların haberleri bile yoktur.
“Kalın bir mihr gibidir”. Kızın babası bu para veya malı, kendi parası gibi ve istediği zaman sarfedemez. Bu arada kızın baba veya kardeşlerine hediye gibi verilen şahsî mal ile parayı ise kalından ayırmak gereklidir. Ölen baba ve kar­deşlerin, dul ve yetimlerini kendi üzeri­ne alarak, bakma zorunluğu üzerinde de değişik görüşler ortaya çıkmaktadır. Aslında biz Anadolu Türkleri, bu çok es­ki Türk geleneğini ne kadar beğenmesek de Anadolu’da hâlâ uygulamaktayız. Benim babamın cenaze namazında, bü­yük oğul olarak, babamın dul ve yetimle­rine bakma ve borçlarım verme konu­sunda, benden yeminle söz aldılar. Bu sözü almadan imam, cenaze namazını kıldırmaya yanaşmadı. Ankara’dan çok uzak bir kasabadaki bu anlayışı, Medine’deki filan imamın teorisi ile açık­lamanın bir gereği yoktur. Türkistan’daki Duşanbe şehrinde, aynı cenaze namazı geleneğini görmüştük.

Sponsorlu Reklamlar
Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yukarı Çık