Evlenmenin Genel Hükümleri
l-Karı ve kocanın kişisel durumları: Kanuna göre “evlenme merasiminin icrası ile evlilik birliği vücut bulur” ve bu birlik içinde “karı koca yekdiğerine karşı birliğin saadetini müttehiden temin ve çocukların iaşe ve terbiyesine beraberce ihtimam etmek hususlarını iltizam etmiş olurlar”. Bu birlik içinde “karı koca birbirine sadakat ve müzaharetle mükelleftir”.
Bu madde içinde toplanmış kısa anlatım, aslında çok geniş bir kapsamı olan temel hak ve yükümlülükleri ihtiva etmektedir. Bu temel hak ve yükümlülükleri sadece hukukî yönünden ele almamak gerekir. Evlilik birliği ölünceye kadar sürmesi asıl olan bir yaşama ve kader ortaklığı olduğu için, sözkonusu yükümlülükler, ödevler ve haklar, her şeyden önce ahlâkî ve manevî değerlere dayanan şeylerdir. Bu bakımdan, bunların hukukî ifadesi de ancak yukarıda zikrettiğimiz kural boyutunda olabilir.
Karı kocanın birbirlerine karşı en önemli yükümlülükleri, hiç kuşkusuz dayanışma ve yardımlaşmadır. Maddede yer alan “müzaharet” sözcüğü her şeyden önce bunu anlatmaktadır. Tam bir yaşama ortaklığı (consortium omnis vitae)’nın gerçekleşmesi için böyle bir yükümün varolması gerekir. Doğal olarak “müzaharet” borcunun temelinde ahlâkî bir yükümlülük yatar. Daha da derinden gözlemlenirse, bunun karşılıklı sevgi ve saygı ilişkisinden kaynaklandığı görülür. Her somut ilişkide bunun ne ölçüde gerçekleşebileceği ayrı bir meseledir. Ama, kanun koyucu, ideal düzenden kaynaklanan çözümü kanuna yansıtmayı, haklı olarak uygun görmüştür.
“Sadakat” borcu, her iki eş bakımından da önem taşıyan borçtur. Bunun hedefi, her şeyden önce cinsel sadakattir. Evlilik ilişkisinin geçerli mantığına uygun olarak, eşlerin birbirleri dışında, cinsel ilişki aramamaları gerekir. Bu yükümlülük karı ve koca için aynı ölçüde mevcuttur. Ahlâkî değer yargısına da dayanan bu borcun ihlâl edilmesi, olayların büyük bir çoğunluğunda evlilik bağını zedeleyen hatta çökertebilen bir eylem sayılır. Bununla birlikte, kanun koyucular, boşanma sebebi olması dışında, sadakat borcuna aykırı davranışların sonuçlarını kanunlara geçirmekten kaçınırlar. Bu yaklaşımın yerinde olduğu kuşkusuzdur. Somut ilişkiler bakımından bu yükümlülüğün ve buna aykırı eylemlerin taraflarca algılanış şekli değişiklikler gösterebilir. Bu bakımdan kanun koyucuların, tarafların bu türden bir borç altında bulunduklarını kanuna geçirmekle yetinmelerinde isabet vardır. Şunu da ekleyelim ki, sadakat, cinsel yönden bağlılık kadar, ahlâkî ve manevî değerler yönünden de vefayı, dürüstlüğü ihtiva eder. Yalan söylememek, güveni kötüye kullanmamak, aldatmamak da “sadık olma”nın kapsamına girer. Eşlerin bütün bu çerçeve içinde tasarlanması gereken, karşılıklı sadakat borçlarından söz edilmesi yerinde olur.
“Birliğin saadetini müttehiden temin” borcu muhtevası tanıma sığmayacak genişlikte bir borçtur. “Mutluluğu sağlamak” için işbirliği, karşılıklı anlayış, sevgi, şefkat ve ilgiyi kapsar. Bütün hayat boyunca varlığı amaç olan “mutluluk” ya da “birlikte mutluluk” aslında ideal bir duruma ilişkin bir çeşit “temenni” sayılabilir. Bununla birlikte, pratik bakımdan eşlerin böyle bir moral yükümlülük içinde bulunduklarını kanunda vurgulamak yerindedir. Karı kocanın birbirlerine karşı hak ve sorumluluklarını belirtirken, her ikisinin de, sadece mutluluğu paylaşmak hakkına değil.bunu yaratmak borcuna da muhatap olacakları vurgulanmalıdır. Kanundaki hükmün son amacı budur.
Kan kocanın çocukların “iaşe ve terbiyesine” birlikte özen göstermeleri de, hayat ortaklığının gerektirdiği yardımlaşma, dayanışma ve mutluluğu sağlama borçlarının bir uzantısıdır. Aşağıda göreceğimiz gibi, özellikle “iaşe” bakımından kocanın borcu ayrıca düzenlenmiştir. Ama, bu borcu da kapsamak üzere, ana da baba da, çocukların büyütülmesi, yetiştirilmesi ve eğitilmesinde ellerinden geleni yapmak, gerekli özeni göstermek icabediyorsa fedakarlıkta bulunmak zorundadırlar. Kanunun bu maddesinde, karı kocanın karşılıklı borçları arasında bunun da zikredilmesi, bu yönden anlamlıdır. Birliğin mutluluğunu “müttehiden temin” her şeyden önce, mutluluğun simgesi olan çocuklar üzerinde odaklasan ortak ilgi, sevgi ve özende somutlaşır.
2- Kocanın Durumu: Karı kocanın karşılıklı hak ve ödevlerim düzenleyen hükümler arasında, sadece kocaya özgü yetki ve ödevleri ihtiva eden hükümler vardır .Bunlarmbaşmda”kocabirliğin reisidir” diyen gelir. Bu hüküm, kadın erkek eşitliğini bozduğu gerekçesiyle eleştirilere uğramaktadır. Ne var ki, bu eleştirilerin tamamen yerinde olduğu söylenemez. İki kişiden de oluşsa her birlik herhalde bir “başkan”a ihtiyaç gösterecektir. Bazı kararların alınmasında “eşitler arasında birinci” (pri-mus inter pares) durumunda olan bir irade gerekir. İşte, kocanın aile biriminin “başkanı” olması meselesini bu boyutta düşünmelidir. Kocanın “evin seçimi” ve “karı ve çocukların münasip veçhile iaşesi” hak ve yükümleri de bununla bağlıdır. Biraz aşağıda göreceğimiz gibi koca, aile birliğinin başkam sıfatıyla, birliği “temsile” de yetkilidir. Ayrıca, karının meslek ve sanatla meşguliyeti ve bazı malî ilişkileri yönünden de, belli ölçüde, kocanın onayına bağımlılığı kabul edilmiştir. Bütün bunlar, ük bakışta, kadın erkek eşitliği ilkesine aykırı düşen düzenlemeler sayılabilir. Bununla birlikte, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, erkeğin bu konuya ilişkin “üstünlüğü”nü çok da abartmamak yerinde olur. Özellikle evin geçimi ve bakımı yükümlülüğü kocaya yüklendikten sonra, ona yargısal denetimi de sağlamak kaydıyla, bu türden ayrıcalıklar tanınması, aile içindeki dirlik ve düzenin korunması ve sürmesi yönünden yararı inkâr olunamayacak bir çözüm sayılmalıdır. Bununla birlikte tekrar belirtelim ki bu söylediklerimiz kanuna egemen olan görüşün mutlak olarak doğru ve isabetli olduğu anlamına yorumlanmamalıdır. İdeal çözümün tam eşitlik ilkesinin uygulanmasıyla gerçekleşeceği de pekâla ileri sürülebilir. Nitekim bizim ülkemizde de bu görüşte olanlar vardır ve buna uygun olarak Medenî Kanun’daki kocaya üstünlük tanıyan hükümlerin değiştirilmesi de teklif edilmektedir.
Kocanın “evin seçimi” konusundaki yetkisi, aynı zamanda bir yükümlülüğü de ihtiva etmektedir. Koca, ortak hayatın süreceği evi sağlayacaktır. Bunun ardından da, “karı ve çocukların münasip veçhile iaşesi” yükümlülüğü gelmektedir. “İaşe” yükümü, bütün hayat ihtiyaçlarının karşılanmasını ifade eder. Kan ve çocukların konut ihtiyacı, yeme-içme, giyim-kuşam ihtiyacı, bedenî ve fikrî ihtiyaçlar, eğitim ve sağlıkla ilgili ihtiyaçlar. Bütün bunlar “münasip” ölçüde gerçekleştirilecektir. Bunun anlamı, sosyal durum ve kazanç imkanlarıyla uyumlu düzeyde olmaktır. Koca, mal ayrılığı usulünde -ki bu usul bizim kanunumuza göre karı koca mallarmın idaresi bakımından kanunî usuldür; yani başka bir usul sözleşme ile kararlaştırılmamışsa, bu usul yürür-karıdan, “münasip bir derecede aile masraflarına katılmasını isteyebilir”. Karının bu yükümü, yukarıda andığımız” müzaharet= destek olma” ödevinden de çıkar.
3- Karının Durumu: Kadının hak ve ödevleri de genel çizgileriyle belirtilmiştir. Karının kocasının soyadını taşıyacağını belirten hükmün, hem bir hak, hem de bir yüküm ihtiva ettiği söylenir. Bu hükmün ikinci fıkrasında, kadının müşterek saadetin temini hususuna gücü yettiği kadar kocasının “muavin.ve müşaviri” olduğu belirtiliyor. Burada, mutluluğu sağlama açısından, kadının kocasına hem yardımcı, hem de “danışman” olduğu anlatılıyor. Bu hükmün en önemli bölümü ise son cümlesidir: “Eve kadın bakar”. Bu da hem bir ödevi, hem de bir yetkiyi belirtiyor. Yetki yönünden anlatılan, kadının “anahtar egemenliği” denen kudretidir. Evin iç düzenini kurma ve işletme yetkisi kadının hakkıdır. Somut ilişkilerde bu konu, kuşkusuz toplumsal geleneklere, ailenin özelliklerine, karının dışarıda çalışıp çalışmamasına göre belirlenir. Bununla birlikte, genel ölçeklerle, karı koca arasındaki görev dağılımı açısından kanunun gösterdiği yön önem taşımaktadır. Bu hükmün, aile birimi içinde bir çeşit “iş bölümü”nü yansıttığını söyleyebiliriz.
Evli kadının vatandaşlık durumu ile ilgili İsviçre Medenî Kanunu’ndaki hüküm Türk Medenî Kanunu’na alınmamıştır. Bununla birlikte Türk vatandaşlığı bakımından, Türk erkekle evlenen yabancı kadına, Vatandaşlık Kanunu, istediği takdirde bu imtiyaz vermektedir.
Evli kadının ikametgahı kocasının ikametgahıdır. Bu ikametgah fiilî ilişkiye göre değil, hukukî duruma göre belirlenir. Yani, karı koca aynı yerde ikamet etmeseler bile karının ikametgahı kocanınkidir. Bununla birlikte ilerde göreceğimiz şartlar altında kadın kocasından ayrı bir “mesken”de oturmaya yetkili ise, bu yoldan ayrı bir ikametgah da ittihaz edebilir.
Evlenmenin genel hükümleri içinde karının durumunu incelerken, ikametgah bakımından kocaya tabî obua dışında, kadının (evlilik sebebiyle) ehliyetini sınırlayan başka haller bulunup bulunmadığını da incelemek gerekmektedir. Bunların başında, karmın “meslek ve sanatla uğraşması” gelir. Medenî Kanun , bu konuda şu hükmü getiriyor: “.karı, kocanın sarahaten veya zımnen müsaadesi ile bir iş veya sanat ile iştigal edebilir.”
Evli kadının ehliyetini ve “çalışma özgürlüğünü” sınırlayan bu hükmün kanuna giriş sebebi, Medenî Kanun’un İsviçre’de kabul edildiği tarihte egemen olan “aile tipi” anlayışıdır. Bu anlayışta, evin geçimi için “dışarıda” çalışan kocanın durumuna simetrik olarak, kadın da “içeride” çalışacak ve böylece aile birimi içerisinde iş bölümüne dayalı “denge” kurulmuş olacaktır. Bu modelin, belli bir çağda egemen olan toplumsal bir gerçeğe dayandığı kuşkusuzdur. Buna karşılık, çağdaş hayat biçimi, ekonomik konulardaki köklü değişiklikler, kadınların siyasî hayata katılmaları sürecindeki gelişmeler karşısında, bu “denge” hükmünün hâlâ geçerliliğini koruduğu söylenemez. Bu bakımdan, medenî kanunlarda yapılan değişikliklerde bu çeşit kurallar, kanunlardan çıkarılmaktadır. Bizim kanunumuzda yapılması öngörülen değişiklikte de, evli kadının meslek ya da sanatla uğraşmasını, kocanın iznine bağlayan hüküm kanundan çıkarılacaktır. Şimdiki hükmün de kocaya keyfî bir müdahale yetkisi vermediğine işaret edelim. 159. maddenin ikinci fıkrasına göre, koca, karısının çalışmasına izin vermezse “karı, kendisinin bir iş veya bir sanatla iştigaletmesi(nin) birliğin veya bütün ailenin menfaati icabı olduğunu ispat ederse, bu izin hâkim tarafından verilebilir”. Görüldüğü gibi, sebebsiz ya da keyfî olarak izin vermekten kaçmanın kocaya karşı, kadının yargıca başvurarak, dışarıda çalışmasını sağlayacak izni alması imkanı kanunla getirilmiş bulunmaktadır. Yargıcın, izin talebi bakımından inceleyeceği husus, kartının çalışmasının “birliğin” (yani, aile birliğinin) veya “ailenin” çıkarının gereği olmasıdır. Bunun dışında kalan sebebler (kadınm mesleğini sürdürmek ve yükselmek arzusu vb.) yargıcın izin vermesi için yeterli değildir.
Evli kadın gerek kocası ile gerekse üçüncü kişilerle hukukî işlemler yapabilir. Üçüncü kişilerle yapacağı işlemler için kocasının iznine muhtaç değildir. Kadın, taraf olduğu işlemler veya başka hukuki ilişkiler sebebiyle üçüncü kişilerle ihtilafa düşerse, kendi adına dâva açabilir veya dâvâlı olarak mahkemeye verilebilir. Evli kadınların, gerek hukukî işlem, gerekse dâva ve icra ilişkileri bakımından tâbi bulundukları bazı sınırlamalar varsa da, bunların bir tanesi hariç, bizde pratik önem taşımaz. Çünkü, bizim kanunumuzda, karı koca mallarının rejimi bakımından kabul edilen “kanunî usul” mal ayrılığı usulüdür. Sözünü ettiğimiz, koca lehine yapılan sınırlamalar ise, mal birliği ve mal ortaklığı şeklindeki mal rejimlerinde uygulanır. Kanunda ayrıntılı olarak düzenlenmiş olmakla birlikte, bu akdî rejimlere, bizim ülkemizde hemen hemen hiç başvu-rulmamakta, böylece karı koca mallarının idaresi yönünden kanunî rejim olan mal ayrılığı kendiliğinden yürürlüğe girmektedir.
Mal ayrılığı da dahil olmak üzere bütün mal rejimlerinde geçerli olan sınırlama, yer almaktadır. Hükme göre, “koca menfaatine olarak karı tarafından üçüncü şahsa karşı iltizam olunan borçlar” sulh yargıcı tarafından tasdik edilmedikçe geçerli olmaz., Demek ki kanun koyucu, evli kadının kocası lehine yapacağı hukukî işlemlerde, işlemin geçerliğini yargıcın tasdiki şartına bağlamıştır. Bu hükmün kanuna konuluş sebebi kadını kocasına karşı korumaktır. Kocasının manevî baskısı sebebiyle ya da tabiatmdaki fedakarlık eğilimleri sonucunda, kadının, kendi mal varlığını tehlikeye atabilecek bu tür işlemlere girişmesi ihtimaline karşı, durumu bir kere de sulh yargıcının incelemesinden geçirtmek ve kadını yaptığı işlemin sonuçları hakkında uyarmak yararlı görülmüştür. Bu sınırlama gereğince kadın, meselâ kocasına kefil olacaksa, sulh yargıcına gidilerek onay alınacaktır. Rehin işlemleri de buraya girer. Buna karşılık bir “borç” doğurmayan tasarruf işlemleri hükmün dışındadır. Meselâ, kadın kocasının borcunu öderse, bu ödeme işlemi tasdike tâbi değildir.
4- Evlilik Birliğinin Temsili: Evlilik birliğinin temsili, karı veya kocanın, evlilik birliğinin amaçlarına hizmet eden işlemlerde, birlik adına hareket etmeleridir. Buradaki temsil “kanunî temsildir”. Evlilik birliği bağımsız bir hukuk süresi olmadığından, “birliğin temsili” terimi yanıltıcı olabilir. Aslında burada karının veya kocanın diğerini temsili anlaşılmalıdır. Birliğin zikredilmesinin sebebi, yapılacak işlemlerin “aile ihtiyaçları” ile sınırlı olmasıdır. Eve alınacak eşya, kadına alınacak elbise, çocuklar için ödenecek okul ücreti vb. işlemler buraya girer. Buna karşılık gerek karının, gerekse kocanın kişisel işlemleri (meselâ, kadının, annesine hediye etmek üzere bir şey alması, kocanın kişisel servetini işletmek için yatırımlar yapması) “birliğin temsili” kavramının dışında kalır.
Birliği birinci derecede koca temsil eder. Birlik adına yaptığı işlemlerden koca sorumludur. Kocanın bu kişisel sorumluluğu yanında, kadın da aile giderleri için “ikinci derecede” sorumlu tutulur. MK.M. 187/11 göre, kadın “aile masrafları için edilen borçlardan” kocasının borç ödemekten aczi halinde sorumludur. Bundan başka, koca tarafından yapılan ve birlik ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bulunan işlemlerden meydana gelen haklar, doğrudan doğruya kadının da mal varlığına girer. Burada “kocanın birliği temsili” kavramının kadın lehine olan sonucunu görüyoruz.
Kadının birliği temsili meselesine gelince: Burada, ailenin infak ve iaşe yükümlülüğünün kocaya ait bulunması önem taşır. Temsil yetkisi olan kadın, bu çerçeve içinde kalan ihtiyaçları karşılamak üzere işlemlere girişirse, bu işlemlerden doğan sonuçlar, özellikle borçlar, kocayı bağlayacaktır. Meselâ, kadın çocukların giyim kuşamı ile ilgili alış veriş yapmış ve satıcıya karşı bu yüzden borçlanmışsa, bu borç birliğin bakım yükümünü taşıyan kocayı bağlayacak ve onun tarafından ödenecektir.
Kanunda kadının birliği temsil yetkisi ikiye ayrılmıştır. Birincisi “evin sürekli ihtiyaçlarının karşılanması” bakımından temsildir. Kanun bunu “kanunî temsil” sayıyor ve kadının bu ihtiyaçlar için temsil yetkisine sahip olduğunu belirtiyor. Bu temsil dolayısıyla yapılan işlemlerden koca sorumludur. Kadın, bu yetkisini kötüye kullanırsa, koca onun kanun gereği sahip olduğu bu yetkiyi kaldırabilir (MK.M. 156). Kadın, buna karşı, kendisinin birliği kanunî temsil yetkisinin sebebsiz olarak kaldırıldığı iddiası ile yargıca başvurabilir. Bu iddia yerinde görülürse, yargıç kadının temsil yetkisini geri verir. İkinci hal ise, kadının “evin daimî ihtiyaçları” dışında kalan işlemlerde birliği temsilidir. Bunlarda kadının temsil yetkisi yoktur. Meselâ, kadın kendisi için pahalı bir elbise ısmarlamışsa, eğer bu elbise “eyin sürekli ihtiyaçları” içinde mütalâa edilemeyecek bir nitelikte bulunuyorsa, bunun bedeli için koca borç altına girmiş olmaz. Bu tür işlemlerden doğan borçların kocayı bağlaya-bilmesi için, kadına kocası tarafından ayrıca bir temsil yetkisinin verilmiş olması gerekir.
Temsil meselesi açısından önem taşıyan nokta “evin sürekli ihtiyaçları” için yapılan işlemler ile bunun dışında kalan (ama yine birliği ilgilendiren) işlemler arasındaki farktır. Bu iki işlem türü açısından yapılan ayrımın kesin ölçütünü belirlemek zordur. Her somut ilişkide, ilgililerin toplumsal^durumları, ailenin imkânları, gelenekler, vb. rol oynayacaktır. Meselâ varlıklı ve ilişkileri geniş bir aile için, misafirlere sunulmak üzere , bir düzine Fransız şampanyası satın alınması “evin sürekli ihtiyaçları” içinde mütalâa edilebilir. Buna karşılık orta halli bir aile için bu alım satım, olağan dışı bir işlem sayılacaktır.
5- Evlilik Birliğinin Korunması: Evlilik birliğinin korunması meselesi, birlik içindekilerin karşılıklı hak ve yükümlülüklerine sahip çıkılması meselesidir. Her hukukî bağlantıda, ilişkiye taraf olanların borç ve yükümlülüklerim yerine getirmeleri, diğerlerinin haklarına sayp göstermeleri temel ödevi teşkil eder ve bu Ödevi savsaklayanlar, hukuk düzeninde öngörülen araçlarla, gerekli zorlamalara maruz bırakılırlar. Kısaca “yaptırım” adını verdiğimiz bu zorlama araçları, çoğunlukla, mahkemelere başvurulmak suretiyle harekete geçirilir. Hukuk devleti düzeninde, yaptırım, her çeşit hukuk dışı davranışları önleyici etkiye sahip bir araçtır. Bu etki önceden “caydırıcı” nitelikle olabileceği gibi hukuk dışı davranış meydana geldikten sonra davranışta bulunanı ödevine uygun hale koymak suretiyle de gerçekleşebilir.
Evlilik birliği içindeki olgular açısından bu zorlama mekanizmasının işlemesi birtakım özellikler gösterir. Gerçekten.daha önce de belirttiğimiz gibi, hukukî olmaktan çok, moral ve manevî değerler üzerine kurulu evlilik birliği içinde meydana gelecek uyumsuzluklara, devletin ve mahkemelerin, bilinen yaptırım çeşitleriyle müdahale etmesi, korunması amaçlanan hak düzeninin büsbütün dağılması veya parçalanması gibi etkiler doğurabilir. Bu bakımdan, ivliliğin kendisine yüklediği borçları yerine getirmeyen karıya ya da kocaya karşı, dıştan bir müdahalenin yaratacağı problemler inceden inceye hesaplanmak gerekir. Şunu da ilâve etmemiz gerekir ki, sıradan bir ilişkide, meselâ bir ticaret ortaklığında ya da bir ortak mülkiyet ilişkisinde, devlet müdahalesinin son şekli olan “ilişkiyi ortadan kaldırma” (ortaklığın çözülmesi ya da mülkiyetteki paylı halin ortadan kaldırılması) yaptırımı, evlilik birliği için elverişli bir araç sayılamaz. Zaten bu aracın evlilik birliği açısından ele alınma yeri ayrıdır, yani birlik içindeki uyumsuzluk dağılma noktasına varmışsa, artık “evlilik birliğinin korunması” değil, evlilik birliğinin “dağıtılması” sözkonusudur. Bunun da adı “boşanma”dır ve kanunda ayrı bir yerde, özel olarak düzenlenmiştir. Burada ise, evlilik birliğim dağıtmadan, tarafları evlilikten doğan borç ve yükümlülüklerine sadık kalmaya zorlayacak araçların bulunması ve uygulanması sözkonusudur.
Açıklanan bu düşüncelere uygun olarak, kanun koyucu, evlilik birliğinin korunması amacıyla, yargıca birtakım yetkiler verilmesini yerinde bulmuştur. Bunların kapsamı ve muhtevası açısından getirilen hükümler, genellikle yol gösterici niteliktedir. Bunların uygulanmasında, somut durumun özelliklerini gözönünde tutacak olan yargıca geniş bir takdir yetkisi de verilmiştir. Amacın birliğin dağılması değil, imkan ölçüsünde sürmesi olduğunu hesaba katacak olan yargıç, kendi meslekî deneyiminin vermiş olduğu ustalık ve maharetle, bu hükümleri uygulayacaktır.
Birliğin korunması ile ilgili genel hüküm MK.M.161′de yer almaktadır: “Karı kocadan biri aile vazifelerini ihmal eder yahut diğerini tehlikeye, hacalete (utanca) veya zarara maruz bırakırsa müteessir olan taraf hakimin müdahalesini talep edebilir”. Böyle bir başvuru yapılması hamide yargıcın ilk yapacağı iş, uyumsuzluk yaratan eşi uyarmaktır. Bu uyarı işe yaramadığı takdirde, belli önlemlerin alınmasına karar verecektir.
“Kanundaki belli önlemler” arasında, daha önce değinmiş bulunduğumuz, meslek Veya sanatla uğraşma izni verilmesi, koca tarafından kaldırılan temsil yetkisinin geri verilmesi gibi kararlar sayılabilir. Bunlar dışında en önemli önlem “müşterek hayatın tatili” önlemidir. Aslında, “ortak yaşama halini durdurma” biçimindeki bu önlemin alınması için yargıca başvurulması gerekli değildir. Kanuna göre, “karı kocadan her biri müşterek hayatın devamı yüzünden sıhhati, şöhreti veya işinin terakkisi (gelişmesi) ciddî surette tehlikeye düştüğü II. Karı-koca mallarının idaresi müddetçe ayrı bir mesken edinebilirler.”
Boşanma veya ayrılık dâvası açıldıktan sonra bu, taraflar için doğal bir haktır da. ister boşanma dâvası açıldığı için, ister maddede sayılı haller dolayısıyla, eş, ayrı bir konut edinme yoluna gitmişse, tarafların evlilik ilişkisi gereğince birbirlerine karşı mevcut olan, özellikle malî yükümlülükleri ne olacaktır? İste bu mesele bakımından yargıca başvurulması zorunluğu ortaya çıkmaktadır. Kanuna göre, “karı kocadan biri talep eder ve ayrı yaşama keyfiyeti haklı olursa, hakim, hangisi tarafından diğerinin iaşesi için ne miktar muavenette (yardımda) bulunulacağını tayin eder”. Burada sadece nafaka yükümü zikredilmekle birlikte, bu hüküm uyarınca yargıcın, ayrı konut edinilmesi halinde çocukların durumu başta olmak üzere, diğer problemlere ilişkin tedbirleri de alacağı kabul edilmektedir.
Kanunda belirtilen öteki önlem, kocanın aile görevlerini ihmal etmesi halinde yargıcın, borçlulara vereceği emirdir. Hükme göre (MK.M.163) yargıç, evine bakmayan kocanın borçlularına, borçlarının tamamını veya bir kısmını alacaklı kocaya değil, karısına ödemeleri emrini verebilir. Bu da, tabiatıyla karının başvurusu üzerine kararlaştırılacaktır. Bu kararın verilebilmesi için karı kocanın ayrı yaşamakta olmaları şart değildir.
Bu hükmün uygulanmasında en önemli hal, meselâ ayyaşlığı, kumarbazlığı vb. sebeblerle ailesini sefalete düşüren kocanın işverenine, ücretin erkeğe değil, karışma verilmesini emrinin verilmesi halidir.
Evlilik birliğinin korunması hükümleri arasında, karı kocanın, evlilik devam ettiği sürece, birbirlerine karşı “cebrî icra” yoluna başvuramayacakları hükmü de vardır. MK.M.165′te yer alan bu ilkenin kabul edilmesinin sebebi, evlilik birliği içinde eşlerin birbirleri aleyhine böyle bir yola başvurmaya kalkışmalarının doğuracağı kırıcı sonuçlardır. Bununla birlikte, kanun bazı özel hallerde bu kuralın işlemeyeceğini yani karı kocanın birbirlerine karşı icra kovuşturması yapabileceklerini de kabul etmektedir.
|
Bu kategoriye son eklenenler
|
Bu kategorinin diğer yazıları
|



Bu yazı için yorum yapın