<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kadınlar &#187; Türk Ailesinde Kadının Yeri</title>
	<atom:link href="http://www.kadinlar.tc/kategori/turk-ailesinde-kadinin-yeri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kadinlar.tc</link>
	<description>Kadın Sağlığı, kadın hastalıkları, Yemek Tarifleri, Şifalı Bitkiler</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Feb 2012 21:12:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Nişanlanmanın Meydana Gelmesi</title>
		<link>http://www.kadinlar.tc/nisanlanmanin-meydana-gelmesi/</link>
		<comments>http://www.kadinlar.tc/nisanlanmanin-meydana-gelmesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Feb 2009 13:12:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aile Hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ailesinde Kadının Yeri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kadinlar.tc/?p=540</guid>
		<description><![CDATA[Nişanlan­ma, bir takım özellikleri olmakla birlik­te, bir sözleşmedir. Bunun, sonradan ya­pılması amaçlanan evlenme akdine nis­peti dolayısıyla bir &#8220;ön- sözleşme&#8221; ola­rak nitelendiği de görülür. Hukukî yapı­sı ister sözleşme, ister Ön sözleşme ol­sun, bu işlemin esasını, işleme taraf olan kimselerin &#8220;karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamaları&#8221; oluşturur. Borçlar Hukuku&#8217;na özgü bu tanımda yeralan öğeleri nişanlanma açısından incelersek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="float: left;margin: 4px;"></p> <p>Nişanlan­ma, bir takım özellikleri olmakla birlik­te, bir sözleşmedir. Bunun, sonradan ya­pılması amaçlanan evlenme akdine nis­peti dolayısıyla bir &#8220;ön- sözleşme&#8221; ola­rak nitelendiği de görülür. Hukukî yapı­sı ister sözleşme, ister Ön sözleşme ol­sun, bu işlemin esasını, işleme taraf olan kimselerin &#8220;karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamaları&#8221; oluşturur.<br />
<strong>Borçlar Hukuku&#8217;na özgü bu tanımda yeralan öğeleri nişanlanma açısından incelersek şunları tepit ederiz:</strong><br />
Taraflar, belli bir konudaki iradelerini karşılıklı olarak birbirlerine açıklaya­caklardır ve bu iradelerin muhtevası birbirine uygun düşecektir. Böylece, ta­raflar arasmda amaçlanan ilişki kurul­muş olacak, nişanlanma adım verdiği­miz sözleşme akdedilmiş ve nişanlılık durumu meydana gelmiş bulunacaktır.<br />
Burada sözü edilen iradenin muhte­viyatı &#8220;evlenme vaadi&#8221;dir. &#8220;Nişanlan­ma evlenme vaadi ile olur&#8221; diyen Mede­nî Kanun&#8217;un 82. maddesi bunu belirt­mektedir. Ancak böyle bir &#8220;vaad&#8221; varsa ve bu iki tarafın da, birbirlerine karşı, ortak vaadleri ise nişanlanma meydana gelecektir. Şu halde muhteviyatı bakımın­dan &#8220;evlenme vaadi&#8221; olarak yorumlanamayacak beyanlar veya sözlerle nişanlan­ma gerçekleşmiş olmaz. Mesela, bir süre birlikte gezip tozma isteği veya dosthık, arkadaşlık etme eylemi nişanlılık ilişki­sinin kurulmasına yetmez. Hatta çok ilerlemiş bir gönül ilişkisinin, flörtün mutlaka bir &#8220;evlenme vaadi&#8221;ni amaçla­yacağı söylenemez.<br />
Bununla birlikte; hemen belirtilmesi gereken nokta şudur ki, sözkomısu ev­lenme vaadinin varolduğunun kabul edilmesi için, belli sözlerin veya belli işa­retlerin bulunması da şart değildir. Çün­kü, bizim hukukumuza göre, nişanlan­ma akdi belli bir şekil şartına bağlan­mamıştır. Tarafların birbiriyle nişanlan­masını sağlayan bir törenin (nişan töre­ninin), yapılmış olması veya yüzük takıl­ması türünden olgular nişanın gerçek­leştiğini gösteren belirtilerdir. Ama, bunlar olmasa da, tarafların birbirleriyle il          olduğunu kabul etmemize<br />
gerçekleşir. Şu hale göre bir kimsenin kendi basma nişanlanma kararı vermesi için onsekiz yaşını doldurmuş olması arana­caktır. Bunun yaraşıra, onsekiz yaşını doldurmuş olan kişinin, öteki hukukî iş­lemlerde olduğu gibi, &#8220;mümeyyiz olma­sı&#8221; da gerekecektir. Bunun anlamı, nişanlanacak kişinin&#8217; &#8216;makul surette hare&#8217; ket etme&#8221; yeteneğine sahip olmasıdır. Davramş, eylem ye işlemlerinin anlamı­nı idrâk edemeyen kimse bu yeteneğe sahip değildir. Akıl hastası, akü zayıfı, bunak olanlar bu durumdadırlar. Sar­hoşlar, uyurgezerler, ipnotizma altında tutulanlar ve benzerleri de, bu hali doğu­ran sebeplerin etkisi sürdükçe, geçici olarak, mümeyyiz değildirler (gayrımü-meyyiz durumdadırlar). Demek ki; rüşte ermiş olsa bile, bir kimsenin, mümeyyiz olmaması durumunda, nişanlanma ehli yetiyokur.<br />
Bizim kanunumuza göre bir kimsenin &#8220;mahcur&#8221; olması da nişanlanma ehliye­tini etkiler. Mahcur olma hali (kısıtlılık) mahkemenin belli sebeplere dayanarak verdiği kararla doğan bir haldir. Çoğu kere akıl veya ruh hastalıklarından ileri geleıi kısıtlılık, bazı hallerde, kısıtlanan kimsenin aklı başında da olsa gerçekle­şebilir&#8217;Mesela, bir yıldan çok özgürlüğü bağlayıcı cezaya çarptırılmış bir kimse hakkında da mahkemece &#8220;hacir kararı&#8221; verüir. İşte, bir kimse reşit ve mümeyyiz olduğu hâlde, hakkında kanunî bir sebeple kısıtlama (hacir).kararı verilmişse, kendi başına nişanlanma ehliyetinden mahrum olur.<br />
Ehliyet yönünden yaptığımız bu açık­lamalar, bir kimsenin kendi basma ni­şanlanmaya kalkışması hali için geçerli­dir. B aşka bir deyişle, yukarıda açıkladı­ğımız ehliyet şartı gerçeUeşmemişse, bir kimse, kendi karan ve eylemiyle ni­şan ilişkisi kuramaz. Ama, kanun yapı­cı, bu ehliyetsizler kategorisine mümey­yiz olmama yüzünden değil, küçük (on­sekiz yaşından küçük) olma veya mahcur olma dolayısıyla girenler için başka bir. imkan sağlamıştır. Bunlar &#8220;kanunî mümessillerinin önayı&#8221;nı aldıkları tak­dirde nişanlanmaya ehildirler. Mesela, bir yıldan çok hapis cezasına çarptırıldığı için hacir altına alınan kimse, kanunî temsilcisi (vasisi) onaylarsa, nişanlana­bilir. Bunun gibi mesela, aklı başında sayılabilecek bir genç (nişanlanmanın anlamını idrak edebilecek aklî olgunluğa ulaşmış), onsekiz yaşını doldurmadan önce de kanunî temsilcisinin (velisinin) onayı ile nişanlanabiKr; Küçük ve mah­curların nişanlâhabilmeleri bakımından tarafların karşılıklı mektuplaşma­larından, birbirleriyle evlenme istekleri­ni açıklamış olduklarını tesbît ediyorsak, nişanlanma gerçekleşmiş demektir. Kısa­ca  bir işlem olmadığını, karşılıklı ev­lenme isteğinin varlığını gösteren fak­törler varsa nişanlanmanın gerçekleş­miş olacağım söyleyebiliriz. Bu faktörlerin ne olduğu, her somut olayda, olayın özelliklerine göre tesbit edilip, değerlendi­rilecektir. Nişanlılık ilişkisinin mevcut ohıp olmadığı yolunda bir ihtilaf ortaya çıkarsa, bu ihtilafı çözecek olan yargıç, taraflarca ileri sürülen olguları bir bir in­celeyip değerlendirerek, bu konuda bir sonuca varacaktır.<br />
Kanunda söylendiği gibi, nişanlanma­nın meydana gelmesi için, tarafların kar­şılıklı evlenme vaâdlerinin bulunması gerekmektedir. Bu karşılıklı vaadler, yukarıda da bahsettiğimiz gibi işlemin temelini oluşturan &#8220;karşılıklı irade&#8221; şartı­dır. Bu temel öge olmaksızın bir nişanlanmanın mevcudiyetinden bahsedilemez. Ama bu öge veya şart ni­şanlanma dediğimiz ilişkinin kurulması için gereken yegane öge veya şart değü? dir. Bunun dışında, geçerli bir nişan iliş­kisinin kurulması için, başka şartların da gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:<br />
İ) Ehliyet şartı en başta gelen şarttır, Bir kimsenin nisanlanabilmesi için belli bir olgunluğa erişmiş olması gere­kir. Bu olgunluk &#8220;rüşt&#8221; dediğimiz ve bütün hukukî işlemlerin yapılmasında aranan belli bir yaşla belirlenen bir ol­gunluktur. Bizim kanunumuza göre rüşt &#8220;onsekiz yaşın, tamamlanmasıyla&#8221; gerçekleşir. Şu hale göre bir kimsenin kendi basma nişanlanma kararı vermesi için onsekiz yaşını doldurmuş olması arana­caktır. Bunun yaraşıra, onsekiz yaşını doldurmuş olan kişinin, öteki hukukî iş­lemlerde olduğu gibi, &#8220;mümeyyiz olma­sı&#8221; da gerekecektir. Bunun anlamı, nişanlanacak kişinin&#8217; &#8216;makul surette hare&#8217; ket etme&#8221; yeteneğine sahip olmasıdır. Davramş, eylem ye işlemlerinin anlamı­nı idrâk edemeyen kimse bu yeteneğe sahip değildir. Akıl hastası, akü zayıfı, bunak olanlar bu durumdadırlar. Sar­hoşlar, uyurgezerler, ipnotizma altında tutulanlar ve benzerleri de, bu hali doğu­ran sebeplerin etkisi sürdükçe, geçici olarak, mümeyyiz değildirler (gayrımümeyyiz durumdadırlar). Demek ki; rüşte ermiş olsa bile, bir kimsenin, mümeyyiz olmaması durumunda, nişanlanma ehliyeti yokur.<br />
Bizim kanunumuza göre bir kimsenin &#8220;mahcur&#8221; olması da nişanlanma ehliye­tini etkiler. Mahcur olma hali (kısıtlılık) mahkemenin belli sebeplere dayanarak verdiği kararla doğan bir haldir. Çoğu kere akıl veya ruh hastalıklarından ileri geleıi kısıtlılık, bazı hallerde, kısıtlanan kimsenin aklı başında da olsa gerçekle­şebilir&#8217;Mesela, bir yıldan çok özgürlüğü bağlayıcı cezaya çarptırılmış bir kimse hakkında da mahkemece &#8220;hacir kararı&#8221; verüir. İşte, bir kimse reşit ve mümeyyiz olduğu hâlde, hakkında kanunî bir sebeple kısıtlama (hacir).kar,arı vermişse, kendi başına nişanlanma ehliyetinden mahrum olur.<br />
Ehliyet yönünden yaptığımız bu açık­lamalar, bir kimsenin kendi basma ni­şanlanmaya kalkışması hali için geçerli­dir. Başka bir deyişle, yukarıda açıkladı­ğımız ehliyet şartı gerçekleşmemişse, bir kimse, kendi karan ve eylemiyle ni­şan ilişkisi kuramaz. Ama, kanun yapı­cı, bu ehliyetsizler kategorisine mümey­yiz olmama yüzünden değil, küçük (on­sekiz yaşından küçük) olma veya mahcur olma dolayısıyla girenler için başka bir. imkan sağlamıştır. Bunlar &#8220;kanunî mümessillerinin önayı&#8221;nı aldıkları tak­dirde nişanlanmaya ehildirler. Mesela, bir yıldan çok hapis cezasına çarptırdığı için hacir altına alınan kimse, kanunî temsilcisi (vasisi) onaylarsa, nişanlana­bilir. Bunun gibi mesela, aklı başında sayılabilecek bir genç (nişanlanmanın anlamını idrak edebilecek aklî olgunluğa ulaşmış), onsekiz yaşını doldurmadan önce de kanunî temsilcisinin (velisinin) onayı ile nişanlanabiKr; Küçük ve mah­curların nişanlânabilmeleri bakımından sözü edilen onay, nişanın yapılmasından önce veya yapılması sırasında verilen bir izin şeklinde olabileceği gibi, küçü­ğün veya mahcurun kendi başına yaptı­ğı nişanlanmaya sonradan rıza göster­me (icazet) şeklinde de olabilir. Böyle bir onay yoksa, küçüğün veya mahcurun yaptığı nişanlanma bağlayıcı olmaz.<br />
2)   Nişanlanma iradesinin bizzat ni­şanlanan kimseye ait olması gerekir. Bir başka kişinin kararı ile nişan ilişkisi kurulamaz. Çünkü nişanlanma hakkı, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan (münhasıran şahsa bağlı haklardan)dır. Şu halde, mesela, bir kimse anasının, ba­basının veya bir dostunun istemesiyle nişanlanmış olmaz. Bu konudaki iradenin, kişinin kendi iradesi olması şart­tır. Ama bu zorunluğu, kişinin nişan­lanma iradesini bir temsilci aracılı­ğıyla iletmesi veya açıklaması hali ile karıştırmamak lazımdır. Buna engel yoktur. Mesela, bir genç, anasına veya bir arkadaşına ricada bulunarak, nişan­lamasını istediği genç kıza bu konudaki teklifinin duyurulmasını istese, annenin veya arkadaşm ilettiği bu irade ile ni­şanlanmanın gerçekleşmesi mümkündür. Kısaca söylenirse, &#8220;karar&#8221; iradesi bizzat nişanlının iradesi olmak şartıyla nişan­lanmada temsile cevaz vardır.<br />
Temsil imkanının bulunması halini, kanuni temsilcinin (velinin, vasinin) tas­diki ile de karıştırmamak gerekir. Bu tasdik, küçüğün veya mahcurun nişan­lanma iradesine eklenen ayrı bir irade­dir. Burada temsil sözkonusu değildir.<br />
3)  Nişanlanma için açıklanacak evlen­me vaadinin iradeyi bozucu se­beplerden dolayı sakatlanmamış ol­ması da gerekir. Nişanlanan kişi, esaslı bir hataya düşerek veya hileye uğraya­rak veya korkutularak nişanlanma ira­desini açıklamişsa, bu işlem kendisini bağlamaz. Bu gibi durumlarda iradesi sakatlanan taraf, buna dayanarak nişa­nı bozduğunu belirtmişse, nişanlılık iliş­kisi baştan itibaren geçersiz olur.<br />
Nişanlanmada muvazaa (dolaylı iş­lem) varsa, nişanlılık meydana gelme­miştir. Mesela, taraflar gerçekte nişan­lanmadıklarını bilerek, sırf dışarıya kar­şı böyle bir görüntü yaratmak amacıyla nişanlanmış gibi hareket ediyorlarsa (meselâ, bir nişan töreni yaparak, birbir­leriyle nişanlı olduklarım ilan etmişler­dir), nişanlanma gerçekleşmiş değildir. Bunun gibi, sırf şaka olsun diye (latife beyanı) taraflar birbirleriyle nişanlı ol­duklarını söylemekte iseler, bu durumda da nişanlanma meydana gelmiş sayıl­maz.<br />
Hukuki açıdan üzerinde durulan bu şartlar rfıgııyte, tiîşbp ilifikjgjnin kurul­masını tabiî olarak engelleyen bazı se­beplere de temas etmekte yarar vardır. En başta belirtilmesi gereken engel, ni­şanlanacak kişiler arasında cinsiyet öz­deşliğidir. Aynı cinsiyetten olanlar ara­sında evlenme olamayacağı için, böyle bir evlenmenin vaad edilmesi de tabiî olarak, anlamsızdır. Bundan başka, ev­lenmeyi engelleyen derecede hısımlık hali de geçerli bir nişan ilişkisinin kurul­masını imkansız kılar. Mesela iki kardeş arasında nişanlanma imkansızdır. Evli bir kimsenin bir başka kişi ile nişan­lanması için de aynı çözüm geçerli olur. Hatta eşinden boşanmak üzere mahkemeye başvurmuş olan kimsenin, bo­şanma kararı verilip kesinleşmedikçe ge­çerli bir nişanlanma yapamayacağı kabul edilir (Bunun aksine görüş ileri sürenler varsa da, bu görüşün doğru olduğu söyle­nemez). Nihayet, mevcut bir nişanlılık iliş­kisinin bile, nişanlıları başka biriyle yeniden nişanlanmadan alakoyacağı kabul edilmelidir. Bununla birlikte bu engelin kesin bir engel olmadığı, nişanlı iken tekrar nişanlanan kimsenin bu eyle­minin ilk nişandan döndüğü anlamına geleceği ileri sürülebilir.<br />
Nişanlanma &#8220;evlenme vaadi&#8221; ile yapılması gereken bir işlem olduğu için, ta­rafların &#8220;sadece nişanlı kalmak&#8221; üzere nişanlanmaları mümkün değildir. Buna karşılık evlenme için belli bir zaman koyarak nişanlanmaya engel olmamak gerekir. Genellikle kabul edildiği gibi, nişanlanmanın bir &#8220;şarta&#8221; bağlanması da mümkündür. Bu şart &#8220;geciktirici&#8221; bir şart olacağı gibi (mesela, bu ay yağ­mur yağarsa nişanlılığımız yürürlüğe gi­recektir), &#8220;bozucu&#8221; bir şart da (mesela, bu ay yağmur yağarsa nişan bozulacaktır) olabilir. Buna karşılık &#8220;iradî şart&#8221; adı verilen şartla nişanlanma yapıla­maz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kadinlar.tc/nisanlanmanin-meydana-gelmesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aile Konusu İle İlgili Hukuk Düzenlemelerinin Evrensel Niteliği</title>
		<link>http://www.kadinlar.tc/aile-konusu-ile-ilgili-hukuk-duzenlemelerinin-evrensel-niteligi/</link>
		<comments>http://www.kadinlar.tc/aile-konusu-ile-ilgili-hukuk-duzenlemelerinin-evrensel-niteligi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Feb 2009 21:50:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aile Hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ailesinde Kadının Yeri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kadinlar.tc/?p=534</guid>
		<description><![CDATA[Kadınla erkek arasında kurulan hayat ortaklığı ve genel olarak aile konusu­nun, tarihin her döneminde, her toplum­da birtakım kurallara bağlanmış oldu­ğunu belirtmiştik. Dinden, hukuktan veya törelerden kaynaklanan bu kuralla­rın etkisi tarih boyunca çeşitli toplum­larda değişik aşamalardan geç­miştir. Günümüzde de dünya yüzündeki devletlerin her birinin aile ile ilgili kural­ları az veya çok birbirinden farklıdır. Ai­lenin kuruluşu, aile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kadınla erkek arasında kurulan hayat ortaklığı ve genel olarak aile konusu­nun, tarihin her döneminde, her toplum­da birtakım kurallara bağlanmış oldu­ğunu belirtmiştik. Dinden, hukuktan veya törelerden kaynaklanan bu kuralla­rın etkisi tarih boyunca çeşitli toplum­larda değişik aşamalardan geç­miştir. Günümüzde de dünya yüzündeki devletlerin her birinin aile ile ilgili kural­ları az veya çok birbirinden farklıdır. Ai­lenin kuruluşu, aile fertleri arasındaki ilişkiler, ana-baba ve çocukların karşılık­lı hakları ve ödevleri gibi konulan düzen­leyen kurallar devletten devlete değişik­lik göstermektedir. Aile hukukunu fede­ral bir düzenlemeye bağlamamış federal yapılı devletlerde (mesela ABD&#8217;de) ayrıca federe devletlerin aile hukuku ile ilgili kuralları da birbirinden farklı ola­bilmektedir.<br />
Ancak bütün bu farklar ne olursa ol­sun, dünya yüzündeki devletlerin hepsi­nin kanunlarında ve hattâ anayasaların­da aile konusuna özel bir önem verilmiş olduğu da bir gerçektir. Sosyal, siyasî ve kültürel bakımlardan birbirinden çok farklı devletlerin anayasalarına bir göz atmak, aile kurumunun öneminin evren­sel bir biçimde kabul edildiğini göster­mektedir.<br />
1949 yılında kabul edilmiş Federal Al­manya Anayasası (madde 6) 1954 yılın­da yapılmış Çin Halk Cumhuriyeti Ana­yasası (madde 96), 1961 yılında yapılmış Venezüella Anayasası (madde 47) ve ay­nı yıl yürürlüğe giren 1961 Türkiye Cumhuriyeti Anayasası&#8217;nın (madde 35) aşağı yukarı aynı ifadeyle, aileyi koru­mayı devletin temel görevleri arasında belirtmiş olması ilginçtir. Bu anayasala­ra daha pek çok örnek eklenebilir.<br />
İkinci Dünya Savaşı sonrasında yapıl­mış hemen bütün anayasalarda aile ko­nusuna ilişkin hükümler vardır. Anaya­salara bu hükümlerin girmesinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi&#8217;nin bü­yük etkisi olmuştur, insan Hakları Ev­rensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu&#8217;nca 10 Aralık 1948 tari­hinde kabul edilmiştir. Nihaî oylamada hiçbir devlet olumsuz oy kullanmamış, sadece 8 üye devlet çekimser kalmıştır.<br />
Türkiye de olumlu oy kullanan devlet­lerdendir.<br />
İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi&#8217;­nin 16. maddesi aileye, evlenmeye, eşler arasında eşitlik !ile ilgili hükümler ihtiva etmektedir. Maddenin son fıkrası, ailenin toplum yapısının temel öğesi olduğunu belirtmekte, devlete bu kurumu koruma görevini vermektedir.<br />
&#8220;Aile, cemiyetin tabiî ve temel<br />
unsurudur; cemiyet ve devlet<br />
tarafından korunmak hakkım<br />
haizdir.&#8221;<br />
Evrensel beyannamenin 16. maddesi, evlilik çağına varan erkek ve kadının ev­lenmek ve aile kurmak hakkına sahip ol­duğunu belirtmektedir. Evlenme, aile kurma hakkına ırk, uyrukluk veya din bakımlarından hiçbir kısıtlama konul­maması gerektiği de bildiride yer alan bir ilkedir. Kişilerin, kendi iradeleri dı­şında evlenmeye zorlanmaması gerekti­ği de evrensel beyannamenin 16. madde­sinde yeralan ilkelerden biridir.<br />
4 Kasım 1950&#8242;de imzalanan ve Türki­ye tarafından 10 Mart 1954&#8242;de onaylan­mış bulunan Avrupa İnsan Hakları Söz­leşmesi de aile kurumuna yer vermiştir. Avrupa sözleşmesi, evlenme çağına ge­len her erkek ve kadının evlenmek ve bir aile kurma hakkına sahip olduğunu be­lirtmiştir (madde 12).<br />
1948 yılında ilân edilen İnsan Hakları ve Ödevleri Konusunda Amerikan Bildi­risi de, aile ve evlenme konulan ile ilgili hükümler getirmiştir. Bildirinin 6. mad­desi, ailenin toplumun temel öğesi oldu­ğunu belirttikten sonra herkesin bir aile kurma hakkı bulunduğunu hükme bağ­lamıştır. Aynı maddeye göre, ailenin ko­runması da bir ödevdir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kadinlar.tc/aile-konusu-ile-ilgili-hukuk-duzenlemelerinin-evrensel-niteligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karı-Kocanın Boşanması</title>
		<link>http://www.kadinlar.tc/kari-kocanin-bosanmasi/</link>
		<comments>http://www.kadinlar.tc/kari-kocanin-bosanmasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Feb 2009 21:27:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Ve Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ailesinde Kadının Yeri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kadinlar.tc/?p=528</guid>
		<description><![CDATA[Boşanma Karı-kocanın mahkeme kararıyla bir­birlerinden ayrılmaları olan boşanma, genelde arzu edilmeyen bir durumdur. Ancak ortak hayat sürekli huzursuzluk, çatışma ortamında sürmeye başlar, ta­rafların evliliklerini kurtarmak için yap­tıkları çabalar sonuç vermezse tek çö­züm boşanma olur. Anne-babanın çocuğa gösterdikleri il­gi, sevgi, şefkat farklı özellikler taşır. Bu sebeple çocuğun annesine de, babası­na da ihtiyacı vardır. Onlarla olan ilişki­leri, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Boşanma  </strong><br />
 Karı-kocanın mahkeme kararıyla bir­birlerinden ayrılmaları olan boşanma, genelde arzu edilmeyen bir durumdur. Ancak ortak hayat sürekli huzursuzluk, çatışma ortamında sürmeye başlar, ta­rafların evliliklerini kurtarmak için yap­tıkları çabalar sonuç vermezse tek çö­züm boşanma olur.<br />
Anne-babanın çocuğa gösterdikleri il­gi, sevgi, şefkat farklı özellikler taşır. Bu sebeple çocuğun annesine de, babası­na da ihtiyacı vardır. Onlarla olan ilişki­leri, çocuğun duygusal yönden olgunlaş­masına ve hayatta karşılaşacağı prob­lemlerle başa çıkmasına yardıma olur.<br />
Boşanmalardan en çok zarar gören, et­kilenenler de, değişikliklerden pek hoş­lanmayan çocuklardır kuşkusuz. Aile hayatındaki köklü bir değişiklik, çocu­ğun gelecekten endişe etmesine, anne-babasının kendisini eskisi gibi sevmedi­ğini düşünmesine yolaçar. Bu sebeple bir evliliğe son vermeden önce tarafların çok iyi düşünmesi gerekir. Ancak yine, çocuk var diye de çoktan bitmiş bir evli­liği sürdürmeye çalışmak da doğru de­ğildir. Evlilik yürümüyorsa ve beraber­lik artık dayanılmaz bir eziyet haline gelmişse, en doğru hareket bir durum değerlendirmesi yapmak ve en iyi, doğ­ru olan kararı almaktır.<br />
Çocuğun gelecekteki başarısı, mutlu­luğu açısından, içinde bulunduğu atmos­ferin çok büyük bir önemi vardır. Bu se­beple son derece gerilimli bir ortamda yaşamaktansa, boşanmanın getireceği problemlere katlanmak daha doğru olur.<br />
Karı-kocanın aile düzenini yeniden kurmak için evliliği sürdürmeye karar vermeleri elbette güzeldir. Ancak bu ka­rar onları huzursuz edecekse durum değişir. Zira o takdirde çocuğu huzurlu bir ortamda büyütemeyeceklerdir ve hal böyle olunca ayrılmak herkes için en iyi çözüm olacaktır.<br />
Bunun yanısıra çocuğun anne- ba­basının sırf kendisi için birarada kal­maya katlandıklarım bilmesi, hattâ bun­dan şüphelenmesi bile işleri daha kötü-leştirir. Çünkü çocuk, kısa bir süre sonra olaylardan kendisini sorumlu tutmaya başlayacak ve o da en az annesi-babası kadar mutsuz olacaktır.<br />
Boşanmanın çocuk üzerinde en etkili olduğu çağı belirtmek mümkün değildir. Ancak Ule de bir ayrım yapmak istense, bunun bebeklik dönemi olduğu söylene­bilir. 2 yaşın altındaki çocuklar, özellik­le iyi bakıldıkları takdirde, ana-babalarının yokluğunu fazla hissetmez­ler. 2-4 yaş arasındaki çocuklarda, geliş­mede bir duraklama veya gerileme olabi­lir. 5-6 yaş arasındaki çocuklarsa, genel­likle olaydan kendilerini sorumlu tutar­lar ve büyük sarsıntı geçirirler. 7-8 ya-şindakiler daha çok geleceklerinden en­dişe duyarlar, kendilerine ne olacağım düşünürler. 9-10 yaş. arasındaki çocuk­lar, duygularını saklamada çok usta olurlar. Olay karşısında çok cesurmuş gibi görünürler. Ancak keyifleri çok ça­buk bozulur. Boşanmaya karşı en ciddi tepkilerse, buluğ çağındaki çocuklarda görülür.<br />
Erkek çocukların olaya tepkisi genel­likle kızlardan farklıdır. Erkekler etraf­larına karşı kına olurlar, kız çocuklar ise ruhen sarsılırlar. Etraflarıyla ilgile­rini keserek, içlerine kapanabilirler.<br />
Çocuk 3 yaşında da olsa, 13 yaşında da olsa söyleyecek şey aynıdır: Ona, uzun. zamandır birbirinizle anlaşamadı­ğınızı, ayrılıp arkadaş kalmanızın daha doğru olduğunu söyleyin. Ayrıca ayrılı­ğınızın ona olan duygularınızı değiştir­meyeceğini, her ikinizin de kendisini es­kisi kadar sevdiğinizi, istediğinizi anla­tın.<br />
Eşinizle kanlı bıçaklı olsanız bile çocu­ğu kendi probleminizden uzak tutun. Ondan, aranızda hakem olmasını asla is­temeyin.<br />
Genellikle bütün çocuklar, anne-baba-larının yeniden evlenmeleri fikrine şid­detle karşı çıkarlar. Hele bir boşanma­nın ardından gelen evlenme, çocuğun büyük tepkisine yolaçar. .<br />
Bir başka önemli nokta da, çocukların. üvey anneye, üvey babadan daha büyük tepki göstermeleridir. Ayrıca, yeni gelen kişinin anne ve babasıyla arasına girebi­leceği ve kendi yerini alabileceğini dü­şünmek de çocuğu huzursuz edebilir.<br />
Bütün bunlardan dolayı, çocuk baş­langıçta yeni gelene çok kötü davranabi­lir, hattâ tamamen reddedebilir. Tepki­sini aza indirmenin en iyi yolu, çocukla yalnız konuşmaktır. Sabır ve anlayış da çoğu zaman, yeni gelene duyulan düş­manlığı azaltmaya yardımcı olur. Çocu­ğunuz kabul etmeyecek diye yeniden ev­lenmekten vazgeçmeniz de, elbette doğru değildir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kadinlar.tc/kari-kocanin-bosanmasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evlilik Hayatında Kriz Devreleri</title>
		<link>http://www.kadinlar.tc/evlilik-hayatinda-kriz-devreleri/</link>
		<comments>http://www.kadinlar.tc/evlilik-hayatinda-kriz-devreleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Feb 2009 21:19:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Ve Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ailesinde Kadının Yeri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kadinlar.tc/?p=526</guid>
		<description><![CDATA[Kriz devreleri Daha önce de belirttiğimiz gibi, psiko­loglar evlilik hayatında 3 kritik dönem olduğunu söylerler. Başlangıç dönemi 5-7, 12 ve 14. yular arasındaki dönemler­dir. Bu bir Amerikan istatistiğidir. Dün­yanın her ülkesinde aynı sonuçları ver­meyebilir. Fakat, her evlilikte kritik devrelerin olduğu muhakkaktır. Yıllar boyunca biriken öfkelerin, kırgınlıkların birdenbire su yüzüne çıkarak, aşılması güç bir engel teşkil [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kriz devreleri</strong><br />
Daha önce de belirttiğimiz gibi, psiko­loglar evlilik hayatında 3 kritik dönem olduğunu söylerler. Başlangıç dönemi 5-7, 12 ve 14. yular arasındaki dönemler­dir. Bu bir Amerikan istatistiğidir. Dün­yanın her ülkesinde aynı sonuçları ver­meyebilir. Fakat, her evlilikte kritik devrelerin olduğu muhakkaktır. Yıllar boyunca biriken öfkelerin, kırgınlıkların birdenbire su yüzüne çıkarak, aşılması güç bir engel teşkil ettiği dönemlerdir bunlar. Çoğu zaman da beklenmedik an­larda patlak verirler. Öyle ki, buna herkesten çok karı-koca şaşırır. Önceleri farkında bile olmadan kendilerine gü­venlerini kaybederler. Birbirleriyle inat­laşmaya başlarlar. Eski hayal kırıklıkla­rı, eski öfkeler, unutulmuş, sanılan olay­lar tekrar ortaya çıkar. Eski ümitler yeşerir, ilk aşklar hatırların. Her iki taraf için de büyük bir sıkıntı dönemi başlar. Kimi zaman olaylar yüzünden tartışma­ya başlarlar. Tartışmalar gitgide sıklaş­maya, suçlamalar ağırlaşmaya başlar. Ve kriz bütün şiddetiyle kendini göste­rir.<br />
Kriz, genellikle Önce eşlerden birinde başlar. Diğeri kendisine yardımcı olma­ya, huzursuzlukları düzeltmeye çalışır. Bu krizlerin güney ülkelerinde daha çok erkeklerde, kuzey ülkelerinde ise, daha çok kadınlarda olduğu gözlenmiştir.<br />
Bu sıkıntılı dönem çoğu zaman uzun sürmez. Bir süre sonra her şey normale döner. Eşler, bunu evliliklerinde geçir­dikleri zor bir dönem olarak anarlar. Bir­birlerine daha çok bağlananlar, beraber­likleri daha bir güçlenir, sağlamlaşır.<br />
Ancak, kimi zaman evlilik bu zor dö­nemde gerçekten zarar görür.<br />
Bu durumda, eşlerden biri akıllılık edip bir psikologa başvurursa, iş kolay­laşır.<br />
Daha önce de belirttiğimiz gibi, kimi zaman olaylar çok yavaş gelişir.<br />
Başlangıçta gayet iyi anlaşan bir çift, yıllar sonra anlaşmazlığa düşebilir. 40 yaşına gelmiş bir insanın olaylara bakış açısı 15 sene öncesinden çok farklı ola­caktır. Geçen yıllar, yaşanılan olaylar, olumlu, olumsuz tecrübeler insanı değiş­tirebilir.<br />
Sevinçleriyle, kederleriyle, beklentile­riyle gençlik ümitleriyle bambaşka bir kişilik doğar. Gençlik hatıraları canlan­maya başlar. Bazen öyle olur ki, insan yepyeni bir hayata başlamak ister. İşte, bu ikinci gençlik dediğimiz olaydır.<br />
Şanslı çiftlerde bu dönem olumlu so­nuçlar verir. Eşler, o zamana kadar ara­larında anlaşmazlık sebebi olan ufak te­fek şeylere daha başka bir gözle bakma­ya başlarlar. Hatta birbirlerine yeniden aşık olabilirler. Başlangıçta anlaşama­dıkları halde, daha sonraları ortak ha­yatlarını çok mutlu bir çift olarak sürdü­renlerin sayısı oldukça fazladır. Ancak, çok genç yaşta evlenen çiftlerde bunun tam tersi görülmektedir. Genç yaşta ev­lenen çiftlerin bu kritik devrelere önce­den hazırlıklı olmaları gerekir. Evlilikle­rinde böyle bir dönemin gelebileceğim bilmeli, bunu gayet normal bir olay ola­rak kabul etmelidirler. Bu takdirde, sağduyu ağır basacak, bu kritik dönemi da­ha kolay atlatacaklardır.<br />
Böyle bir sınavdan çıktıktan sonra çif­tin beraberliği daha sağlam temellere oturacaktır. Zira, bu kritik dönemdeki münakaşalar sırasında birçok konuya açıklık getirilecek, karşılıklı hatâlar ka­bul edilecek, yeni kararlar alınacak, bü­tün bunlarla birlikte beraberlik gelişe­cektir. Ve ikinci gençlik olumlu sonuç vermiş olacaktır.<br />
Fakat, eşlerden yalnızca biri kritik bir dönem geçiriyorsa, diğeri kendisine an­layış göstermeli, eşine bu zor dönemi at­latmasında yardımcı olmalıdır. Durum gerçekten çok ciddiyse, geçici bir ayrılık bile tavsiye edilebilir. Zira beraberliği yürütmeye çalışmak sonuç vermeyecek, aksine probleme daha büyük boyutlar getirebilecektir.<br />
Sebep her zaman bir üçüncü şahıs de­ğildir. Aksine çoğu zaman, kişinin ba­ğımsızlık isteğinden kaynaklanır. Özel­likle de birbirlerine çok yakın eşlerde gö­rülür.<br />
Erkek de karışma bir süre yalnız başı­na kalıp kendisini tartma imkânı verebi­lir. Ondan sonrası kadere kalacak, kade­rin çizdiği olacaktır.<br />
En son olarak da evlilik hayatında al­datma konusu üzerinde durmak istiyo­ruz. Bu konuda şimdiye kadar çok şey söylenmiş çeşitli fikirler ortaya atılmış­tır. Toplumumuzda, aldatma olayı ka­dın ve erkekte değişik bakış açılarında değerlendirilmektedir. Erkek, çapkınlığı küçük bir günah olarak görmeye alış­mıştır. Kadın içinse, alnına sürülebile­cek kara bir lekedir.<br />
Sebep ne olursa olsun, aldatma hiçbir zaman çözüm değildir. Aksine daha bü­yük problemlere yolaçar.<br />
Evlilik büyük bir macera, bir kahramanlık hikâyesi olarak görülme­melidir. Evlilikte karşılaşılan problem­ler ne küçümsenmen ne de fazla büyü-tülmemelidir. Karşılıklı saygı, sevgi, an­layış, ve güven her problemi çözebilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kadinlar.tc/evlilik-hayatinda-kriz-devreleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadın Olmanın Şartları</title>
		<link>http://www.kadinlar.tc/kadin-olmanin-sartlari/</link>
		<comments>http://www.kadinlar.tc/kadin-olmanin-sartlari/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Feb 2009 16:34:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Ve Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ailesinde Kadının Yeri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kadinlar.tc/?p=524</guid>
		<description><![CDATA[Kadın olma gereği Bir evliliğin başarısı, mutluluğu er­kekten çok kadının davranışlarına bağlı­dır. Erkek, evlilik hayatına genellikle kolay uyum sağlar. Zira, erkek evlilikte huzur arar. Vasat erkek tipi, evlendik­ten sonra daha çok mesleğinde, işinde ilerlemek, yükselmek ister. Kadının daha geniş bir hayal gücü vardır. Eleştirici duyguları da çok geliş­miştir. Hayatın tek düzeliğim daha çok hisseder. Sadece [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kadın olma gereği</strong><br />
Bir evliliğin başarısı, mutluluğu er­kekten çok kadının davranışlarına bağlı­dır. Erkek, evlilik hayatına genellikle kolay uyum sağlar. Zira, erkek evlilikte huzur arar. Vasat erkek tipi, evlendik­ten sonra daha çok mesleğinde, işinde ilerlemek, yükselmek ister.<br />
Kadının daha geniş bir hayal gücü vardır. Eleştirici duyguları da çok geliş­miştir. Hayatın tek düzeliğim daha çok hisseder. Sadece ev kadını olan, dışarıda bir işi, mesleği olmayan kadının hayatı daha bir tek düzedir. Ev kadınlığı kadı­nın önünde öyle geniş ufuklar açmaz. Erkeğin bir mesleği vardır. Mesleğinde başarılı olmak, bir yere gelmek için çaba harcar. Bu da hayatını renklendirir. Ev kadını ise böyle bir imkândan yoksun­dur. Bu durumda eşinin işini kıskanma­sı da tabii sayılabilir. Zira, eşi kendisi­nin yapamadığım yapabilmektedir. Meslek sahibi kadın, bu noktada avan­tajlıdır. Mesleğinde tatmin olma imkânı olduğundan kocasından pek fazla şey beklemez. Daha az eleştirici olur. Koca­sını daha iyi anlar, daha bir sorumluluk duygusuyla davranır.<br />
Şimdi de çalışan kadın üzerinde dura­lım. Ancak, önce kendi isteğiyle çalışan­la, ekonomik sebeplerden dolayı çalış­mak zorunda olan kadınlar arasında bir ayırım yapalım. Zira, kadın istemeye­rek, sırf aile bütçesine katkıda bulun­mak için çalışıyorsa, işi kendisi için bir avantaj bir doyum vesilesi olmaktan çı­kabilir.<br />
Çoğu zaman, evlenmeden önce, ailesi­nin bütçesine katkıda bulunmak için ça­lışan kadın, evlendikten sonra da çalış­maya devam eder. Genellikle problem daha işin başında çözümlenmiş olmv Ka­dının da katkıda bulunması halinde aile bütçesinin genişleyeceği, ekonomik du­rumun düzeleceği ortadadır. Ancak, ka­dın işini sevmiyorsa, daha fazla gelirin kendisine getireceği avantajları bir ke­nara iterek ev kadını olmayı tercih ede çektir.<br />
Çalışan kadınların çoğu ekonomik  bir biçimde Heyecanlandırma duygusundan öğüs gerebilme kabiliyeti, hep bu&#8221; şimdiyi düşünme  belki de erkeğin bütünleşmesindeki en büyük etkendir. Bir ailede eşlerin her ikisi de çalışıyorsa, günlük hayatın gereklerim de birlikte yerine getirmeleri gerekir. Bu durum­dan ötürü, ne erkek kendisini küçük gör­meli, ne de kadın görevlerimi tam olarak yerine getiremiyorum diye üzülmelidir. Bir de, varolmaktan, yaşama sevin­cinden doğan, mutluluğun getirdiği olumlu alışkanlıklar vardır. Bu olumlu ll kadın yaratır. Anne­lik içgüdüsüyle kadın farkında olmadan etrafında sıcak ve güvenli bir atmosfer yaratır.<br />
Arada meslekî rekabetler .yoksa çalı­şan kadının kocasının isme jiüşmanlık duyması, başarısını kıskanması çok zor­dur. Aksine, çalışan kadın eşinin, işinde karşılaşabileceği zorluklan, işinin gerek­lerini daha iyi anlar. Ancak, bu durum­da, eşler için bir tehlike gizli olabilir. Bir noktadan sonra eşler birbirlerini kan ko­cadan ziyade arkadaş olarak görebilir­ler. &#8220;Biz&#8221; yerine birbirleriyle iyi anlaşan iki ayrı &#8220;ben&#8221; yaratabilirler. Bazüan bunda bir kötülük olmadığını, çiftlerin için çalıştıklarım söylerler. Bu noktadan yola fikiMigiTiHn, eşler arasında bir re­kb dlk dğbili Ak bi<br />
 ekonomik bflkimriftp özgür olma isteği­nin gfol» de olsa bir düşmanlık hissine sebep olabileceğine inanmıyoruz. An­cak, karı-koca bir büro, bir fabrika, bir acente ya da herhangi bir iş yerini birlik­te yönettikleri takdirde, aralarında gizli bir rekabet doğabilir. Bu durumda, en doğru yol, eşler arasında iş bölümü yap­maktır. Ya da daha işin başında ikisin­den birine daha fazla yetki verilmelidir.<br />
Bugün, ideal kadın konusunda, uz­manlar arasında bile büyük fikir ayrılık­ları vardır. Günümüz İcabım, geçmiş çağların, hatta geçen yüzyılın kadınından bile çok farkhdır. Bu yüzden kadını geçmiş çağlardaki haliyle değil, bugünkü haliyle ele almak gerekir.<br />
Kadın psikolojisi üzerine yapılan de­rin araştırmalar çok önemli bir gerçeği ortaya çıkarmıştır! Kadın, içinde bulun­duğu an için yaşamaktadır. Bu davranı­şın kökeninde de annelik duygusu yeral-maktadır. Anne için en önemli şey o andaki hayatıdır. Kadına zarar verebilecek her şeyi reddeder Gelecekte faydalı olabilecek şeyleri bile o anda onu üzecek diye istemez. Söz­gelimi, birçok anne, çocuğuna aşı, iğne yaptırırken adeta zorlanır. Erkek ise, ge­lecek için yaşamaktadır. Baba, çocuğu­nun o nndffi&#8221; halinden çok, geleceği için endişelenir. Bu yüzden de hastalıklarına annesi kadar çok önem yermez. Çocuk ancak, muhakeme edebilmeye, birtakım şeyleri kavramaya başladığı zaman onunla ilgilenmeye başlar. Çünkü ancak o zaman çocuğunu yarının büyüğü ola­rak görebilir. Kadının ani olaylara kararlı bir biçimde Heyecanlanma duygusundan göğüs gerebilme kabiliyeti vardır. Bir ailede eşlerin her ikisi de çalışıyorsa, günlük hayatın gereklerim de birlikte yerine getirmeleri gerekir. Bu durum­dan ötürü, ne erkek kendisini küçük gör­meli, ne de kadın görevlerimi tam olarak yerine getiremiyorum diye üzülmelidir. Bir de, varolmaktan, yaşama sevin­cinden doğan, mutluluğun getirdiği olumlu alışkanlıklar vardır. Bu olumluluğu kadın yaratır. Bugünü olumlu «hakanlıklar yaratamaz. Anne­lik içgüdüsüyle kadın farkında olmadan etrafında sıcak ve güvenli bir atmosfer yaratır.<br />
Arada meslekî rekabetler .yoksa çalı­şan kadının kocasının isme jiüşmanlık duyması, başarısını kıskanması çok zor­dur. Aksine, çalışan kadın eşinin, işinde karşılaşabileceği zorluklan, işinin gerek­lerini daha iyi anlar. Ancak, bu durum­da, eşler için bir tehlike gizli olabilir. Bir noktadan sonra eşler birbirlerini kan ko­cadan ziyade arkadaş olarak görebilir­ler. &#8220;Biz&#8221; yerine birbirleriyle iyi anlaşan iki ayrı &#8220;ben&#8221; yaratabilirler.<br />
Arkadaşlık ilişkisinin kalıcı olması pek en­der rastlanan bir durumdur. Evlilikte eşlerin yalnızca arkadaş olması yeterli değildir. Evlilikte erkek ve kadın birbir­lerini tamamlamalıdırlar. Ancak sadece arkadaşlık ilişkisiyle evlilikte gerekli bir bütünleşme sağlanamaz. Eşler, farkında bile olmadan susarlar. Bu da yüzeysel bir anlaşma gnriintirpti sağlar. Arkadaş ilişkisi ağır basar çiftler genellikle iki ayn hayat yaşarlar. Birbirlerinden ayrı çevrelere girerler, ayn arkadaşlar edinir­ler, öyle bir an gelir ki, birbirlerinden çok uzaklaşmış, adeta yabana gibi his­sederler.<br />
Anne babanın birbirleriyle sadece iki arkadaş gibi olmasını çocuklar kayıtsız­lıkla karşılayacaklardır.<br />
Evinde, rahat, huzurlu bir ortam yara­tamayan kadın, elinde bunu yapacak im­kânları varsa, eksik bir kadındır. Tam kadın olmak, evi ayna gibi pırıl pırıl yap­mak demek değildir. Aksine, her şeyin fazla düzenli olması da bir yerde huzur­suzluk rahatsızlık yaratabilir. Kadın, et­rafına huzur ve güven vermelidir. Koca­sı ve çocukları eve gelmiş olmaktan dolayı mutluluk duymalıdır. Bu bir yerde geleceğin temelidir. Zira, çocukluklarını rahat, güvenli ortamlarda geçiren insan­lar hayatın zorlukları karşısında müca­dele edecek gücü bulurlar. Ancak, kadın evin içinde rahat ve huzurlu bir ortam yaratırken kendi ihtiyaçlarım da unut­mamalıdır. Evde huzur, birtakım feda­kârlıklarla sağlanmamalıdır. Bizi yapar­ken &#8220;ben&#8221; tamamen yok olmamalı, bo­yunduruk altına girmemelidir. Çoğu za­man, kadın, aile bütçesine katkıda bu­lunmak düşüncesiyle bir takım fedakâr­lıklar yapar. Kendi ihtiyaçlarını ihmal eder. Birkaç yıl sonra evliliği boyunca bir köle hayatı yaşadığım düşünmeye başlar. Bunun sorumlusu olarak da kocasını görür, sa, bu durumunun tek sorumlusu kendi­sidir. Psikologlar bu konuyla ilgili ola­rak hayli ilgi çekici gözlemlerde bulun­muşlardır. Söz gelimi, kadınların kendi­lerini tamamen ev işlerine vermelerinin, kocalarına karşı besledikleri düşmanlık veya rekabet hissinden kaynaklandığım iddia etmektedirler. Sonunda kadın, bu hale gelmesinin bütün sorumluluğunu kocasına yükleyerek öfkesini haklı çı­karmaya çalışmaktadır. Gerçekten de, yıllarca her şeye boyun eğip, her türlü sıkıntıya katlanıp, bir gün yaptığı feda­karlıkları kocasının yüzüne vuran kadın hiç de az değildir. Her ev kadının bir meşgalesi, sevdiği, zevkle yaptığı bir faaliyeti olmalıdır. Boş zamanlarında kitap okuyabilir, mü­zik dinleyebilir, resim, seramik yapıp, fotoğraf çekebilir. Ya da sanat tarihi, çi­çek bakımı, örgü, nakış gibi konularla il­gilenebilir.<br />
Ev kadının kocasının başarısına ihti­yacı vardır. Üçüncü şahısların yanında kocasının meziyetlerini övse bile, yalnız­ken, işinde girişimlerde bulunmamakla, işverenlerine veya müşterilerine kendisi­ni yeterince kanıtlayamamakla, işinde ilerleyememek vb. suçlar. Kadının bu şe­kilde davranması normaldir. Karısının bu şekilde davranması, erkek için sıkıcı olsa bile, olumlu bir davranıştır. Zira, onu başardı olmaya teşvik eder. Ancak kimi zaman, kadın daha başka sebeplerin de etkisiyle, yaşadığı hayat­tan memnun olmadığı için de böyle dav­ranabilir.<br />
Kendi hayal kırıklıklarının sorumlusu olarak kocasını görmekte ve onun haya­tını zorlaştırmak istemektedir.<br />
Ancak kadının tek düze kötü bir hayat yaşamasının sorumlusu her zaman er­kek değildir. Kendine uğraşlar edinme­yen, kişiliğini korumayı bilmeyen, tek görevinin evini düzenli tutmak olduğu­nu düşünen bir kadın kendisine imkân tanımadığı için kocasını suçlamakta haksızdır.<br />
Günümüzde, kanunî olarak kadın erkek eşitliği sağlanmıştır. Kadın ve erkek ka­nunlar önünde aynı haklara sahiptir. Ka­dın da erkeğin yararlandığı eğitim im­kânlarından yararlanabilmekte, erkekle aynı kültürü alabilmektedir.<br />
Her alanda kendisini göstermesi, ba­şarılı olabilmesi için, hemen de hiçbir ka­nunî engelyoktur .Ne var ki,uygulamada yerleşmiş inançlar, gelenek ve görenek­ler azalarak da olsa etkilerini sürdür­mektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kadinlar.tc/kadin-olmanin-sartlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karı-Koca Arasında Tartışma</title>
		<link>http://www.kadinlar.tc/kari-koca-arasinda-tartisma/</link>
		<comments>http://www.kadinlar.tc/kari-koca-arasinda-tartisma/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Feb 2009 16:15:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Ve Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ailesinde Kadının Yeri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kadinlar.tc/?p=522</guid>
		<description><![CDATA[Tartışmayı bilmek Psikologlar, evlilik hayatında tartış­maların gerekli olduğu fikrinde birleşi­yorlar. Gerçekte de, tartışmalar evlilikte adeta emniyet subahı görevi yapar. Eş­lerde biriken ufak tefek öfkeler, bu şekil­de patlamalarla dışarı atılır. Ancak bu çok sık olmamalıdır. Şiddetli kavgaya ihtiyaç duyan çiftler de vardır. Bunların fazla kırıcı olmamasına dikkat etmeli­dir. Böyle çiftler, kavgalarda kırıp dök­mek, öfkelerini dağıtmak üzere [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tartışmayı bilmek</strong><br />
Psikologlar, evlilik hayatında tartış­maların gerekli olduğu fikrinde birleşi­yorlar. Gerçekte de, tartışmalar evlilikte adeta emniyet subahı görevi yapar. Eş­lerde biriken ufak tefek öfkeler, bu şekil­de patlamalarla dışarı atılır. Ancak bu çok sık olmamalıdır. Şiddetli kavgaya ihtiyaç duyan çiftler de vardır. Bunların fazla kırıcı olmamasına dikkat etmeli­dir. Böyle çiftler, kavgalarda kırıp dök­mek, öfkelerini dağıtmak üzere değersiz eşyalar bile alırlar.<br />
Bazıları bütün bunları gözönüne ala­rak, bir tartışma tekniği bir tartışma sanatı olduğundan süz edilir. Ne var ki, kavganın, tartışmanın gerçekten emniyet subabı görevini yapması için tabiî, kendiliğinden olması gerekir.<br />
Ilımlı karakterdeki bir çiftte ilk kavga beklenmedik bir anda patlak verir. Bu ilk münakaşa her ikisini de büyük sıkın­tıya düşürür. Birbirlerine bu kadar çok öfke beslediklerini ummadıklarından hayal kırıklığına uğrar, kendilerini fela­kete düşmüş gibi hissederler.<br />
Birbirleriyle yarış içinde olan, hare­ketli, canlı tipler ise, bu tür münakaşala­rı nişanlılık döneminde de yapmışlardır. Ancak bir farkla ki, o zamanlar evlen­diklerinde bütün problemlerin kendili­ğinden hallolacağına inanmışlardır.<br />
İlk tartışmayı fazla büyütmek de, hiç önemsememek de tehlikelidir. Genellikle iki yanlış birlikte yapılır. Yani hem küçümsenir, hem de büyütülür.<br />
Bir kere aşırı bir anlaşmazlık belirtisi olarak görülür, ancak sebebi araştırıl­maz. Ve de herhangi bir ders alınmaz. Çoğunlukla da, sinirlerin gevşeyip kor­kuların geçip ortalığın yatışması, normale dönmesi için iş zamana bıra­kılır. Bu süre de çoğu zaman 24 saati geçmez. Bu takdirde münakaşayı, ufak tefek olaylar neticesinde biriken, öfke ve kırgınlıkların doğurduğu bir patlama &#8220;ben&#8221;in ani intikamı olarak nitelendir­mek gerekir. Ayrıca tartışmaya yolaçar.<br />
sebepler ve tartışmanın yarattığı tepki­ler üzerinde de dikkatle durulması gere­kir.<br />
Bazı şeyleri görmezden gelmek çok tehlikelidir. Daha önceden belirttiğimiz gibi evliliği bir son olarak görmek de büyük yanılgıdır. Uzun bir nişanlılık dö­neminin ardından bile gelmiş olsa, evli­lik her zaman bir başlangıçtır. Evlilikte tartışmalar gerekli ve kaçınılmazdır da. Önemli olan, bunlardan ders almayı bilmektir.<br />
Genellikle, birkaç tartışmadan sonra eşler bunlardan gereken dersi çıkarmaya başlarlar. Gerçekten de ilk zamanlarda­ki tartışmalar pek de makul değildir. İlk zamanlar, eşler tartışma sırasında kullandıkları kelimelerde, birbirlerine yönelttikleri suçlamalarda aşırıya ka­çarlar. Çoğu zaman ne söylediklerini bile bilmezler. Resmen ağızlarından çıkanı kulakları duymaz. Giderek tartışmalar daha bir akla yakın olmaya başlar. Se­bepler daha ağır olsa bile sözler, davra­nışlar daha kontrollüdür. Zira, eşler ar­tık birbirlerinin zayıf, duyarlı yönlerini anlamışlardır. Suçlamalarında daha et­kili ama daha dikkatlidirler. Olaya açık­lık getirmeye çalışırlar.<br />
Münakaşalar yavaş yavaş seyrekleşiyor ve şiddetleri de azalıyorsa, şüphesiz bu iyiye işarettir. Ancak, kavgalar seyrekleşiyor ama şiddetleri artıyorsa bir şeyler yapmanın zamanı gelmiş demek­tir. Zira, bu durumda eşler çatışmadan çekinmekte ve birtakım duygularını, is­teklerini bastırmaya çalışıyorlar demek­tir. Öfkeler birikmekte, şiddetle patlaya­cakları anı beklemektedir. Ancak arala­rında bir anlaşma kaçınılmazlığını kabul etmeli ve bir­takım küçük öfkelerin, birikimlerin pat­laması olarak görmelidirler. Ancak, tar­tışmadan hemen sonra, söylenmiş bütün kötü sözleri unutup, mümkün olduğu kadar çabuk barışma yoluna gitmelidir­ler. Bunu, içlerinde gizledikleri birtakım gerçeklerin su yüzüne çıkması olarak de­ğil de, olağanüstü bir durum olarak gör­meli, kırıcı kelimeleri bir daha tekrarla­mamaya çalışmalıdırlar. En önemlisi de, münakaşalarda insanın gerçek kişiliğini, gerçek duygularını ortaya çıkardığını düşünmemelidirler. Bir insanın gerçek kişiliğinin ne zaman ortaya çıktığını söylemek çok zordur. Bazı kişiler her za­man, oldukları gibi görünürler. Bazıları da hiçbir zaman gerçek yüzlerini göster­mezler. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, bir öfke krizi bir insanın iç dünyası­nın yalnızca bir bölümünü ortaya çıka­rır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kadinlar.tc/kari-koca-arasinda-tartisma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sevgi ve Kıskançlık Gösterileri</title>
		<link>http://www.kadinlar.tc/sevgi-ve-kiskanclik-gosterileri/</link>
		<comments>http://www.kadinlar.tc/sevgi-ve-kiskanclik-gosterileri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Feb 2009 15:57:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kadınlarda Sosyal Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ailesinde Kadının Yeri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kadinlar.tc/?p=520</guid>
		<description><![CDATA[Şimdiye kadar evlilikte aşkın önemini anlatmaya çalıştık. Şimdi de küçük ama önemli birkaç nokta üzerinde durmak is­tiyoruz. Evlilik rayına oturduktan sonra, sevgi ifade eden davranışlarla aradaki bağı canlı tutmak gerekir. Aslında sevgi, aşk, tıpkı bir çiçek gibidir. Sürekli ba­kım, dikkat ister. İlk bakışta gereksiz gibi gelebilir, ama, aslında evlilik haya­tına renk veren eşler arasındaki uyumu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şimdiye kadar evlilikte aşkın önemini anlatmaya çalıştık. Şimdi de küçük ama önemli birkaç nokta üzerinde durmak is­tiyoruz.<br />
Evlilik rayına oturduktan sonra, sevgi ifade eden davranışlarla aradaki bağı canlı tutmak gerekir. Aslında sevgi, aşk, tıpkı bir çiçek gibidir. Sürekli ba­kım, dikkat ister. İlk bakışta gereksiz gibi gelebilir, ama, aslında evlilik haya­tına renk veren eşler arasındaki uyumu pekiştiren bu sevgi, ilgi dolu davranış­lardır. Özellikle de kadınlar böyle şeyle­re çok önem verirler. Eşlerinin kendileri­ne olan sevgilerinden emin olsalar bile, nişanlılık günlerini hatırlatan bu sevgi ifadelerinden çok hoşlanırlar. Bir buket çiçek, başbaşa yenen bir akşam yemeği, anlamlı bir bakış onları mutlu etmeye yeter. Erkekler için ise durum biraz farklıdır. Evlilik rayına oturduktan son­ra erkek için genellikle işi birinci plana geçer. Nişanlılık döneminde işini ortak mutlulukları için bir araç olarak gören erkek genellikle, evlendikten ve evliliği belli bir düzene girdikten sonra kendini tatmin etmek varlığını ispatlamak için mesleğinde başarılı olmayı, yükselmeyi hedef edinir. Erkeğin iş hayatında başa­rılı olmaya çalışması, meslek sahibi ol­mayıp, ev kadınlığını tercih eden kadını olumsuz yönde etkiler. Kadın, kocasının işini kendisinden üstün tuttuğu fikrine kapılır. Ve belki farkında bile olmadan kocasının işine karşı düşmanlık besle­meye başlar. Hatta bu işin kendisine ra­hat bir hayat, birtakım isteklerini ger­çekleştirme imkanı sağladığını bile umursamaz.<br />
İşini başka bir kadından da tehlikeli bir rakip olarak görür.<br />
Böyle bir durumda, çoğu kadın, içten içten öfkelense de susar. Ancak, bazısı kocasının işinde başarısız olmasını iste­yecek kadar isyan eder. Hatta kimisi bu­nun için çalışır &#8220;bile. Tabibi bu çok istisnaî bir durumdur.<br />
Rayına oturmuş evliliklerde yakınma konusu olan bir başka konu da suskun­luktur. Bir dönem gelir, eşler birbirleri­ne söyleyecek hiçbir şeyleri kalmamış gibi susarlar. Bazen, birleştirici, huzur dolu bir suskunluktur bu. Bazen de eşle­rin birbirinden uzaklaşıp ayrı dünyalar­da yaşadığı bir suskunluktur. Bu sonun­cu durumda konuşacak bir şeyler bul­malı suskunluğa son vermelidir. Seçile­cek konuya çok dikkat etmek gerekir. Zira, sırf konuşmuş olmak, için konuş­mak, bazen diğerinin hoşlanmadığı bir konuyu açtırır insana.<br />
Böyle zamanlarda, güzel bir anıyı tazelemek, akıl danışmak, konuşmaktan hoşlandığı bir konuyu açmak şu tatsız sessizliği bozmaya, havayı yumuşatma­ya yeter.<br />
Durup dururken, aşırı biçimde kibar­laşmanız, alışılmamış, biçimde, o güne kadar hiç davranmadığınız gibi kibar davranmanız da eşinizi kuşkuya düşüre­bilir. &#8220;Birini bırakmak istediğinizi an­latmak istiyorsanız, ona kibar davran­manız yeter&#8221; diye bir söz vardır, unut­mayın.<br />
Eşler birbirlerinin özgürlüklerine say­gı duymalıdır. Kadın ve erkek bütünle­şerek &#8220;biz&#8221; olduğunda &#8220;benler&#8221; ortadan kalkmaz. Kocasının mektubunu açan bir kadın kocasının, karısının mektubunu kendisinden habersiz okuyan bir erkek, de karısının özgürlüğünü kısıtlamış, en tabiî haklarına tecavüz etmiş demektir.<br />
Kimi zaman eşler birbirlerinden gizli hiçbir şeyleri olmadığını söylerler. Her yaptıklarını birbirlerine anlatırlar, mek­tuplarını okurlar. Ancak, bu, her zaman da gerçek anlamda tam bir anlaşma de­mek değildir. Aksine karşılıklı bir gü­vensizlik bile sözkonusu olabilir.<br />
Evlenmeden önce gerek kadın gerekse erkeğin belli bir çevreleri, arkadaşları vardır. Evlendikten sonra bunlardan tamamiyle kopmaları beklenemez. Erkek de kadın da arkadaşlarıyla sohbet et­mek, yemek yemek isteyebilir. Bu istek­lere herkesin saygı göstermesi gerekir.<br />
Evliliğin ilk zamanlarında eşler sürek­li bir arada olurlar. Sonraları bu sürekli arkadaşlık beraberlik ağır gelmeye baş­lar. Eşlerden biri yalnız kalmak istedi­ğinde diğeri aralarındaki bağın koptuğu sevilmediği hissine kapılır. Oysa hu, yal­nız kalma, kendini dinleme ihtiyacından başka bir şey değildir. Bu yüzden evlili­ğin ilk aylarından itibaren, hatta daha balayında çiftler, birbirlerine, kisa bir süre için de olsa yalnız kalma fırsatı ver­melidirler.<br />
Bazı eşler, çoğunlukla da kadınlar sus­kunluğu da kendilerine bir rakip olarak görürler. Suskunluk anlarında eşlerinin kendilerini düşünmediğini bilirler ve kendilerini aldatılmış hissederler. Bu tür duygular içindeki kimi kadınlar eşle­rini bir an bile yalnız bırakmak istemez­ler. Gündüz sürekli iş yerinden telefonla ararlar. Bu davranışlarını da, eşlerini çok sevdikleri, ondan ayrı kalamadıkla­rı, sürekli yanında olmak istedikleri ge­rekçesiyle mazur göstermeye çalışırlar. Aslında, çoğu zaman gerçek sebep kıs­kançlıktır. Bu tür davranışlarım sınır­landırmasında yarar vardır. Arada bir kocaşının iş yerine gidebilir. Ancak, bu ziyaretleri çok kısa sürmeli, gerekli ol­duğunda yapılmalıdır.<br />
Kıskançlık, duyguların en gereksizi­dir. Aslmda kıskançlık da bütün diğer duygular gibi insana özgü bir duygudur. Son derece tabiîdir. Ancak, aşırıya kaç­tığında tatsız, itici rahatsız edici olur. Kıskançlığı hepimiz tanırız. Yalnızca sevgi olayına ait bir duygu olmadığım da biliriz. Bu, özel bir ilgi duyduğumuz kişinin başkalarına veya başka şeylere bize duyduğundan daha fazla ilgi duy­duğunu gördüğümüzde hissettiğimiz ra­hatsızlık duygusudur. Sevdiğimiz, hoş­landığımız biri yakın bir arkadaşından bahsettiğinde, tanımasak da kişiyi kıskanırız. Kıskançlık bu sınırlar içinde kaldığında son derece tabiîdir. Hatta psikologlar dozunda bir kıskançlığın, evliliğin tuzu biberi olduğunu söylüyorlar. Ve eşlere, hissetmeseler bile biraz kıskançlık göstermelerini tavsiye edi­yorlar. Ancak, kıskançlıkta dozu iyi ayarlamak gerekir. Zira, sebepsiz, yer­siz, zamansız bir kıskançlık gösterisi, her şeyi bozabilir. Eşini sebepsiz yere ve aşın biçimde kıskanan kişi bir uzmana görünmelidir. Kıskançlık bu kişide sabit fikir haline gelmiş olabilir. Bundan tek basma kurtulması pek kolay değildir. Bu tür kıskançlığın çeşitli sebepleri var­dır. Çılgınca aşık olma dediğimiz du­rumlarda kadın veya erkek bu duygu­dan kurtulana kadar eşlerini sebepli se­bepsiz kıskanacaklardır. Ancak, bu du­rum, o kişinin duygularının normal bir sevgi haline dönüşmesini de zorlaştıra­caktır.<br />
Kıskanç kişi mantığıyla kendini kont­rol edebiliyorsa, iyi niyet ve sabırla bu duygudan zamanla kurtulabilir. Söz ge-limi, eşiyle konuşup onun yardımım is­teyebilir. Ancak, diğeri de anlayış gös­termeli, durumu dramatize etmeden, zayıflığım kabul eden eşine yardımcı ol­malıdır.<br />
Çoğu zaman da kıskançlık, başka duy­guların kamufle edilmesi şeklinde karşı­mıza çıkar. Bu duygular içindeki kadın veya erkek, kıskançlığım bir silah olarak kullanarak, eşini hoşlandığı kişilerden, ayırır. Eşinin kendisini ispat etmesini varlık göstermesini engeller. Toplum içinde küçük bile düşürür. İşler bu rad­deye geldiğinde geri dönüş oldukça zor­dur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kadinlar.tc/sevgi-ve-kiskanclik-gosterileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eşler Arasında Bazı Olumsuz Davranışlar</title>
		<link>http://www.kadinlar.tc/esler-arasinda-bazi-olumsuz-davranislar/</link>
		<comments>http://www.kadinlar.tc/esler-arasinda-bazi-olumsuz-davranislar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Feb 2009 21:18:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Ve Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ailesinde Kadının Yeri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kadinlar.tc/?p=518</guid>
		<description><![CDATA[Bazı olumsuz davranışlar Eşler birbirlerini anlamaya, tanıma­ya, aralarında uyum sağlamaya çalıştık­ları sırada bazı engellerle karşılaşacak­lardır elbette. Çoğu kere bazı minik, .olumsuz, davra­nışlar devleştirilip, aşılması güç engeller haline sokulur. Zira, evliliğin başından itibaren, eşlerden biri, olaylar karşısın­da takındığı tavrın, yerinde olduğunu değiştirmemesi gerektiğini sanmakta­dır. Aslında bu tutum son derece yanlış­tır. Zira herkes yanılabilir. Ve evlilikte esas [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bazı olumsuz davranışlar</strong><br />
Eşler birbirlerini anlamaya, tanıma­ya, aralarında uyum sağlamaya çalıştık­ları sırada bazı engellerle karşılaşacak­lardır elbette.<br />
Çoğu kere bazı minik, .olumsuz, davra­nışlar devleştirilip, aşılması güç engeller haline sokulur. Zira, evliliğin başından itibaren, eşlerden biri, olaylar karşısın­da takındığı tavrın, yerinde olduğunu değiştirmemesi gerektiğini sanmakta­dır. Aslında bu tutum son derece yanlış­tır. Zira herkes yanılabilir. Ve evlilikte esas engeleri işte bu katı yanlış tutum teşkil eder.<br />
Şimdi bu yanlışların başucalarından söz edelim. Önce &#8220;sessizlik&#8221;i ele alalım. Daha çok erkeklerin, ancak sık sık ka­dınların da başvurduğu bir davranış şeklidir bu.<br />
Biz burada örnek olarak bir erkeği ele alacağız. Ancak yazdıklarımız kadınlar için de geçerlidir.<br />
Sözgelimi, erkek, karısının hoşuna git­meyen bir davranışı karşısında, bunu söyleyip gerçek sebeplerini araştıracağı­na, genellikle &#8220;Beni gerçekten sevseydi, böyle yapmazdı. Ben de o, kalbimi ne &#8216; kadar kırdığını anlayana kadar susar se­simi çıkarmam. Benim söylememle bu­nu yapmaktan vazgeçecekse, hiç vaz­geçmesin! Umurumda bile değiL Önemli olan, bunu kendi kendine anlayıp, vaz­geçmesidir. Ancak, o zaman ona saygı ve sevgi duyabilirim&#8230;&#8221; diye düşünür. Ve incinmiş, hakkı yenmiş biri havası» içinde susmayı yeğler. Elbette bu &#8220;ses­sizlik&#8221; ile hiçbir problem çözümlenemez. Zira karısı onun bu suskunluğuna bir an­lam veremez. Anlasa da, bu davranışı pek çocuksu ve ciddiyetten uzak bula­caktır.<br />
Bu durumda kadın, haklı olarak &#8220;Bir erkeğin konuşmaya, fikirlerini söyleme­ye, en azından ne istediğini açıklamaya cesareti olması gerekir. Böyle bir karış suratla etrafta dolaşmasının bir yara­rı yok ki&#8221; diye düşünür. Bir kadının, bir erkeğe yapabileceği en büyük hakaret de, onun tam olgun bir erkek olmadığını belli etmesi değil midir?..<br />
Bunun tam tersim düşünürsek, yani kadınla erkeğin yerini değiştirirsek, o zaman da erkek, yanında kırgın, küskün duran karısı için &#8220;Ne kötülük var bu yaptığımda? Hiçbir şey kafasına girmi­yor. Üstelik bir de küsüyor&#8221; diye düşü­nür.<br />
Aslında, her şeyden önce, küsüp ko­nuşmamak, temelinde bir anlaşmazlık yattığı için olumsuz bir davranıştır. Suskun kişi, gerçekte bu yolu meseleyi çözümlemek için değil, sürdürmek ama­cıyla tercih eder. Çünkü, o incinmekten adeta özel bir zevk alır. kendisinin bu gerçeğin farkında olma­masından kaynaklanır zaten. Kısacası, olay, az ya da çok mazohizm (kendisine eziyet etmekten zevk alma) türünden, anlaşılmamaktan duyulan bir tür çarpık zevkten kaynaklanır.<br />
Bazen, bu tür davranışlar patolojik görünümler kazanır. Sözgelimi, erkek ya da kadın, sürekli incinmeye ihtiyaç du­yar. Kimi zaman da bu durumu kendisi yaratır. Böylelikle, eşi ne kadar uğraşır­sa uğraşsın evliliklerinde huzurlu bir ha­va yaratmayı başaramaz. Böyle durum­larda bir uzman hekime başvurulmasın­da yarar vardır.<br />
Ancak, genellikle ruh sağlığı yerinde olan kimselerin de az ya da çok, mezohist bir yanı vardır. Yani, hayatlarının belli bir anında suskunluğu tercih eden erkek ya da kadınlarda da böyle mazohist bir yan bulunabilir.<br />
Bu mazohist yanın kişiliğe hpkim ol­masını, bir alışkanlık haline dönüşmesi­ni önlemek için, bu olumsuz davranış şeklini, ilk ortaya çıktığı anda etkisiz hale getirmelidir. Mazohist yanı ağır ba­san kişi doyuma ulaşabilmek için, sürek­li daha çok acıya ihtiyaç duyar. Bu tıpkı, bir alkoliğin giderek içkinin dozunu ar­tırmasına benzer. Böylece, durum gitgi­de kötüleşir. Ve eşler arasında önceleri kırgın, küskün bir hava teşkil eden ses­sizlik, daha sonra sinir bozucu bir hal alır. Sonunda da eşler birbirlerinden tamamiyle koparlar.<br />
Şayet eşinin hoşuna gitmeyen davra­nışları karşısında sessiz kalmayı tecih eden kişinin patolojik problemleri yok­sa, eşler fazla zorluk çekmeden durumu düzeltebilirler.<br />
Her şeyden önce incinmiş olanı olaya &#8220;Beni sevseydi böyle davranmazdı&#8221; dü­şüncesiyle bakmamahdır. Diğeri de, onun kırgınlığını ciddiye almalı, hatası­nı kabul edip özür dilemelidir. Ancak bu şekilde eşinin kırılan kalbini, gururunu tamir edebilir. Çünkü, mazohist eğilimin yanısıra, incinmiş gururun, yani hayal kırıklığına uğramış egosantrizm de bu suskunluğa yolaçabilir.<br />
Karı-kocanın içtenlik ve alçakgönüllükle, en önemlisi de birbirlerini suçla­madan aralarındaki anlaşmazlığı tartı­şarak çözümlemeye çalışmaları böyle durumlarda en iyi yoldur.<br />
Dargınlığın &#8220;esas sorumlusu&#8221;, hani o &#8220;Sevgisi yalan olduğu için eşini üzen davranışlarda bulunan&#8221;, diğerinin bek­lediği gibi, hatasını anlayıp da özür di­lerse evlerinde esen soğuk, gergin hava­yı kolayca ortadan kaldırabilir&#8230;<br />
Bu durum, özellikle, yeni evliler ara­sında sık sık ortaya çıkar ve yanlış anla­şılmalara sebep olur. Ashnda kara­kocalar, karşılıklı biraz anlayış gösterse­ler bu can sıkıcı küsmeler, incinmeler hiç olmaz.<br />
Bir başka olumsuz davranış ise, yuka­rıda sözünü ettiğimiz darılıp, konuşma­ma huyunun tam tersidir. Yani, kadının ya da erkeğin eşine yapması ve yapma­ması gereken şeyleri sert, kesin bir dille söylemesi, kısacası eşine ültimatom ver­mesidir.<br />
Bazı kocalar karılarının makyaj yap­malarına, yüksek topuklu ayakkabı giy­melerine, belirli bir kokuyu ya da koku sürmelerine, bazı yerlere gitmelerine veya biriyle arkadaşlık etmelerine, bazı kültürel vb. faaliyetleri sürdürmelerine, bazı işlerde çalışmalarına yahut da bü­tün bu saydıklarımızın hepsine birden karşı çıkabilirler.<br />
Kadınlara gelince, onlar da kocaları­nın sigara, içki vb. içmelerine karşı çı­karlar.<br />
Ancak, bu küçük yasaklar ve iyilik ol­sun diye yapılan zorlamalar, karşı çık­malar karı-kocanın işlerinden tutun da arkadaş seçimine ve hatta fikir özgür­lüklerine kadar giderse o zaman iş deği­şir ve durum ciddiyet kazanır.<br />
Çünkü yasakların sebepleri, genel ola­rak, sağlık, ekonomik imkanlar, toplum kuralları vb. gibi konulardan kaynakla­nıyor gibi görünse de aslında, bu ufak tefek şeyler, gizlenmeye çalışılan bir re­kabetten, hükmetme ihtiyacından, bazı konularda lütufkar davranma inceliğin­den, pasif, yumuşak başlı bir eşi arzula­maktan ve sık sık da insanoğlunun sa­dist yanından kaynaklanıyor olabilir.<br />
Sadizm ya da diğer bir deyişle, sevilen kişiye herhangi bir şekilde eziyet etme, acı çektirmekten zevk alma, mazohizm gibi, en dengeli insanlarda da her zaman bir belli ölçüde mevcuttur.<br />
Şayet, eşlerden birinde sadist yan ağır basarsa, sistematik hals gelir de, amacına ulaşmak için, eşinin en tabiî eğilimle­rine, alışkanlıklarına bile açıkça karşı çıkmasına yolaçarsa patolojik bir durum sözkonusudur. Bu takdirde der­hal bir uzman hekime başvurmak gere­kir.<br />
Genellikle eşine bazı şeyleri yasakla­yan kişi, davranışının hatalı olabileceği­ni aklına bile getirmez. Çünkü, her şeyi yuvalarının, eşinin iyiliği için yaptığına inanmaktadır. Bu halde, anlaşmazlığa çare bulma görevi diğer eşe düşer. En iyisi, küçük, önemsiz şeyler sözkonusu olduğunda, davranışları kısıtlanan eşin, o an için sesini çıkarmadan, herhangi bir tartışmaya girmeden boyun eğmesidir.<br />
Böylece, karısının ya da kocasının ken­disine kafa tutmasını bekleyen iyi niyet­li eş, onun hemen teslim olduğunu gö­rünce önce şaşırır, sonra da yumuşar. Zi­ra, insan, istediği bir şeyin hemen kabul edildiğini görünce, kendini pek zafer ka­zanmış gibi hissedemez&#8230; Sonuçta ço­ğunlukla kazançlı çıkan boyun eğen eş olur. Çünkü kendi istediği gibi davran­ma hakkını kolayca elde eder. Zaten öte­ki için olay artık değerini kaybetmiştir.<br />
Ancak, eşi sert tepki gösterirse konu­yu gurur meselesi yapabilir. Olay büyür, dallanıp budaklanır. Eğer karıkoca bir­birlerinin yasaklarına aldırış etmezlerse, giderek bu hiçe sayışlar birikir ve incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler yü­zünden tartışırlar hatta kavga ederler.<br />
Yasaklama ve zorlamalar iş seçimi gi­bi özel önem taşıyan konuları kapsıyor­sa, boyun eğmek, şüphesiz yanlıştır. An­cak, bağırıp çağırarak tepki göstermek de doğru olamaz. Eğer, yasakları koyan kadının ya da erkeğin patolojik bir duru­mu yoksa, eşi, onun kendi açısından haklı sebepleri olabileceğini kabul etme­li, sakin ve objektif görüşle tartışmaya girmelidir. Çoğu kere, bu tür tartışmalar sonucunda temelde bambaşka problem­lerin yattığı-ortaya çıkar. Böylece karı­koca anlaşmazlıklarının gerçek sebebini bulup, daha önce akıllarına bile getirme­dikleri yollarla kolayca halledebilirler.<br />
Yukarıda saydıklarımızdan başka, birbirine zıt olmakla beraber, aynı dere­cede hatalı olan iki davranış çeşidi daha vardır. Bunlar da daha çok yeni evliler­de görülür.<br />
Bunlardan birincisi, eşlerden birinin ya da her ikisinin de kendi isteklerini bastırarak sadece ötekinin arzusunu ye­rine getirmeye çalışmasıdır. İkincisi ise, bunun tam tersi olup, eşlerin kendi öz benliklerim koruyabilmek, kişiliklerin­den fedakarlık etmemek için alışkanlık­larında en ufak bir değişiklik yapmak­tan bile kaçınmalarıdır.<br />
Gerçekte, eşinin mutluluğundan baş­ka bir şey düşünmeyen, onun her arzusu­nu yerine getiren kadın ya da erkek, ona karşı fazla uzun sürmeyecek bir aşın hayranlık duygusu taşıyor demektir. Üstelik bu aşırı hayranlık devam etse bi­le, tutum yine de olumsuzdur. Zira, &#8220;biz&#8221; oluşmasına hiçbir katkısı olmadı­ğı gibi işlerden birinin kişiliğini gök­lere çıkartırken diğerini önemsiz kılmak­tadır.<br />
Bu hayranlık devresi sona erince ger­çek bütün çıplaklığıyla kendini gösterir. Ve ortaya bir sürü problem çıkar. Genellikle, eşine sevgisinden, hayranlığından kendini hiçe sayan kişi, sonunda onu en acımasız biçimde suçlayan, doyuma ulaşmamasının, düş kırıklığına uğrama­masının tek sebebi olarak onu gören, yaptığı fedakarlıkları başına vuran kişi de olur.<br />
Baba havasında bir koca, çocuksu ka­rakterli karısının her arzusunu yerine getirmekten büyük zevk alabilir. Ancak, böyle davranmakla onu mutlu etmekten ziyade, onu ne istediğini bilmeyen şıma­rık bencil bir bebek haline getirir.<br />
Aynı şekilde, kocasına annesiymiş gibi davranın bir kadm da onu şımartarak bir koca bebek yapacaktır. Bu erkekte, kişiliğine daha derin anlamlar veren baş­ka tecrübeler edinme arzusu doğuracak­tır.<br />
Bazı yörelerde erkek, evlenince kılıbık ve korkak damgası yememek için bekar­lık, alışkanlıklarını sürdürmek zorunda­dır. Sözgelimi, boş vakitlerini, karışım evde bırakarak, erkek arkadaşlarıyla birlikte, kahvehanelerde, oyun salonla­rında meyhanede geçirir.<br />
Evliliklerinin ilk zamanlarından itiba­ren bazı eski alışkanlıklarını sürdürerek ne kadar güçlü bir kişiliğe sahip oldukla­rını gösterdiklerini sanırlar.<br />
Olgunlaşmamış kişi, ister kadın, ister erkek olsun bu tür davranışlarda yeter­sizliğini örtbas etmeye çahşır. Çünkü, halâ çocukluk bencilliğinden kurtulama­mıştır ve büyümek için de pek istekli de­ğildir. Alışkanlıklarını ve eski hayat tar­zını, evlendikten sonra da aynen sürdür­mekte ayak direr.<br />
Olgunlaşmamak günümüzün hastalı­ğıdır diyebiliriz.&#8217; Bazı psiko­loglar, olgunlaşamayanların sayısının son elli yıl içinde en azından iki katına çıktığını iddia ediyorlar. Bunun sebeple­rini anlatmak da o kadar zor değil&#8230;<br />
Birkaç yıl öncesine nazaran, günü­müzde gençler çocukluklarından itiba­ren bir sürü şey öğrenirler. Herkes gü­nümüz gençlerinin ana-babalarının ve dedelerinin vb. kendi yaşlarında oldu­ğundan daha zekî oldukları fikrinde bir­leşiyor. Ayrıca, günümüz gençleri kendi sorumluluklarını ana babalarına oranla daha erken yükleniyorlar. Hayatlarını erken yaşta kazanmak zorunda kalıyor­lar. Ve çoğu hem çalışıp hem okuyor.<br />
Bunun neticesi olarak, son elli yıla ba­kılırsa, günümüz kısanları geçen yüzyıl­daki ya da bu yüzyılın başlarındaki ya­şıtlarından daha çok şey biliyor ve daha pratik bir zekaya sahip. Ancak genellik­le kişilik gelişimi biraz geri kalmış ve duygu dünyası da yeterince gelişeme­miştir. Çocukluk dönemi gereğinden uzun sürmektedir.<br />
Kimi zaman olgunluk yaşına kadar uzanan bu çocukluğun oyunacakları da cep radyosu, walkman> teyp, pikap, tele­vizyon, motosiklet, araba, futbol maçla­rıdır&#8230;<br />
Eşlerin her ikisi de şayet olgunlaşma­mış kişiliklere sahipse, anlaşmaları, do­layısıyla da &#8220;biz&#8221; olmaları son derece güçtür. Tek yapacakları şey, olgun kişi­ler olmadıklarını kabul etmeleri olgun­laşmak, büyümek için çaba harcamaları­dır.<br />
Bunlar genellikle, çok genç yaşta ev­lenmiş kişilerdir. Olgunlaşmamalan kendilerini tedirgin ettiği için evliliği seç­mişlerdir. Evlendikten sonra ise bu en­geli aştıklarına inanarak, olgun insan ro­lü oynayan gururlu, bencil çocuklar olurlar. Bunun yanısıra hayallerini, ol­gunlaşma sürecini tamamlamak için, bir an evvel çocuk sahibi olmaya bakarlar.<br />
Akıllı ve kültürlü gençler, evliliğe he­nüz tam hazırlıklı olmadıklarının ve er­ken evlenirlerse mutlu ya da çok mutlu olamayacaklarının farkındadırlar. Evle­nirlerse, önlerinde engelleri birlikte aş­maları gereken iki macera arkadaşı ola­caklardır. Büyük ihtimalle çocuk sahibi olup, onun sorumluluğunu yüklenmek­ten de kaçınacaklardır. Evlerinden kaç­mış iki genç gibi paylarına düşen her ko­nuda elbirliği etmeye çalışacaklardır.<br />
Maddî güçlükler, imkansızlıklar onla­ra yararlı bile olacaktır. Hele arkaların­da, bütün maddî probemlerini halleden bir aileleri olursa, olgunlaşmaları daha zor olacaktır. İmkansızlıklar, güçlükler onları birbirlerine daha çok bağlayıp ya­kınlaştıracaktır. Yaşadıkları tecrübe, güçlükler mücadele azimlerini arttıracak onları daha, bir gerçekçi, hoşgörülü, ol gun kişiler haline getirecektir.<br />
Eşlerin kendi kişiliklerini koruması, hiçbir zaman tam bir olgunlaşamama belirtisi değildir.<br />
Evlilik hayatında, hiç taviz vermeyen kişinin enerjisi, israf edilmiş bir enerji­dir. Çünkü, bu tutum, &#8220;ben&#8221;den &#8220;biz&#8221; kavramına geçişi geciktirir, ya da tama­men engeller.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kadinlar.tc/esler-arasinda-bazi-olumsuz-davranislar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evli Çiftler Arasında Kişilik Çatışması</title>
		<link>http://www.kadinlar.tc/evli-ciftler-arasinda-kisilik-catismasi/</link>
		<comments>http://www.kadinlar.tc/evli-ciftler-arasinda-kisilik-catismasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2009 21:48:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Ve Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ailesinde Kadının Yeri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kadinlar.tc/?p=515</guid>
		<description><![CDATA[Nişanlılık döneminde, gençler, evlen­meye kesin karar vermeden önce, birbir­leriyle anlaşıp anlaşmadıklarına bakma­lıdırlar. Ancak, pek az nişanlı çiftte ni­şanlılık gerçek amacına ulaşır. Çiftlerin gerçek kişilikleri genellikle evlendikten sonra ortaya çıkar. Çünkü, görüş açıları, fikirleri, evlilik hayatında tamamen değişir. Kısacası karı-koca, ev­lendikten sonra birbirlerini yeni baştan tanırlar. Nişanlılık döneminde, sözgelimi, çe­kingen bir gence, dışa dönük ve girişken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Nişanlılık döneminde, gençler, evlen­meye kesin karar vermeden önce, birbir­leriyle anlaşıp anlaşmadıklarına bakma­lıdırlar. Ancak, pek az nişanlı çiftte ni­şanlılık gerçek amacına ulaşır.<br />
Çiftlerin gerçek kişilikleri genellikle evlendikten sonra ortaya çıkar. Çünkü, görüş açıları, fikirleri, evlilik hayatında tamamen değişir. Kısacası karı-koca, ev­lendikten sonra birbirlerini yeni baştan tanırlar.<br />
Nişanlılık döneminde, sözgelimi, çe­kingen bir gence, dışa dönük ve girişken bir kadın çekici gelebilir. Çünkü, bu ka­dın, ona, tek başına denemeye bile cesa­ret edemeyeceği tecrübelerin yolunu açacak gibidir. Aynı şekilde, kadın da gelecekteki çekingen kocasında, hayatı­na yeni bir renk verecek bir hayalciyidir şairi görebilir.Ancak, evlenince işler değişir. Çekin­gen koca, karısını saldırgan bir varlık olarak görmeye başlar. Zira, hiç de çekingen olmayan karısı onu hoşlanmadı­ğı yabancılarla ilişki kurdurmakta Ve iç dünyasını adeta istila etmektedir. Kadın ise, kendi açısından, kocasında, insan­larla ilişkiye girmekten ve ilerlemekten aciz, çelişkiler içinde, renksiz, silik bir adam bulur.<br />
Böylesine zıt karakterli çiftler, evlen­dikten sonra bir bunalıma düşebilirler. Ancak, çiftlerin çoğunluğu, karakter ça­tışmalarının üstesinden gelmeyi başarır.<br />
Karı-koca, zıt, benzer ya da birbirini tamamlayan karakterlere sahip olabilir­ler.<br />
Mutluluğa ulaşmak için farklı yolları takip eden ve hislerini değişik biçimler­de ifade eden karakterler, birbirlerine zıttır. Sözgelimi, yalnızlığı seven, içine kapanık ve hassas bir erkek ile dışa dö­nük, hislerini açıkça ortaya koyan bir kadın; ya da hata yapmaktan korkan, ti­tiz, mantıklı bir erkek ile fazla hayal ku­ran; son derece dağınık bir kadın zıt ka­rakterlere sahip çiftleri oluştururlar.<br />
Böyle durumlarda, karı-koca hemen, çok büyük bir zorlukla karşılaştıklarını düşünürler. Bunun sonucunda, aralarında rekabete girerlerse, işte o zaman du­rum, yenilmesi imkansın bir zorluk, bir problem halini alır. Zira, her ikisi de, farklı hayat görüşlerine sahip oldukları için kırılır, birbirlerini şiddetle eleştir­meye ve hor görmeye başlarlar. Kısacası bir zamanlar onlara çekici gelen özellik­leri, tarafları, kin ve nefret duygularının oluşmasına sebep olur.<br />
Karakterler arasındaki zıtlığın teme­linde anlaşmazlık da yatar. Çoğunlukla, insanlar, kendi kişiliklerine ters gelen davranışları yaparken güç alabilmek, eksiklerini telafi için karakterlerine uymayan insanları eş olarak seçer­ler.<br />
Sözgelimi, mesleği icabı pek çok in­sanla ilişkiye girmek zorunda olan, içine kapanık bir erkek, kendine kolaylık olsun diye girişken bir eş arayabilir. Ve şayet &#8220;evdeki hesap çarşıya uymazsa&#8221; evlilik beklendiği kadar başarılı olmaya­bilir!<br />
Ancak zıt karakterlere sahip karı-kocalar da anlaşabilecekleri ortak nok­talar bularak, başarılı yuvalar kurabilir­ler. Yeter ki, &#8220;biz&#8221; olmayı içten istesin­ler&#8230;Şimdi, içe dönük koca ile, dışa dönük karısını tekrar örnek olarak ele alalım. Acaba erkek nerede yanılmıştır?<br />
Yanlış, kocanın, beraberliklerinin sa­kıncalı olabileceğini hiç dikkate alma­yıp, sadece kendi çıkarlarını düşünerek evlenmeye karar vermesinden kaynak­lanmıştır.<br />
Kadın ise, evleneceği erkeğin kendi­sinden sadece çok az farklı hesaplar yap­tığını, fazla eğlenceli tipler olmayan, iş çevresinden kişilerle görüştüreceğini hiç aklına getirmeden, kendince, ciddi ve önemli bir kocanın, çevresindekilerle olan ilişkilerinin daha iyi olmasını sağla­yacağını düşünmüştür.<br />
Bir kere, bütün bu yanlış hesaplar or­taya kondu mu anlaşmayı gerçekten is­teyen karı-koca için evliliklerini kurtar­mak hiç de zor olmayacaktır. Erkek, bir­kaç önemli kişiyle iyi ilişki kurmayı ba­şarır, kadın iş çevresinden kişileri gere­ğince ağırlarsa vb. zıt karakterli çiftin evliliği, son derece basit, fakat karşılıklı küçük fadakarlıklarla pekala da rayına oturabilir.<br />
Önemli olan; eşlerin, ilk kırgınlıkları­nın yarattığı tepki ve eleştirileri dozun­da bırakıp evliliklerini kurtarmaları ge­rektiğini bilmeleridir..<br />
Bazjen, evliliğin ilk zamanlarında, zıt karakterli eşlerden birinin diğeriyle ko­layca uyum sağladığı görülür. Ama bunun geçici ve sahte bir boyun eğiş oldu­ğunu, eşinin böyle davranmakla büyük bir fedakarlıkta bulunduğunu, mutlu ol­madığını anlaması gerektir. Yoksa tutu­munu aynı şekilde sürdürürse büyük ha­ta yapmış olur.<br />
Eşlerden çekingen olanı diğerine hiç itiraz etmeyip de sadece kırgınlığını be­lirtmekle yetinirse ve bununla ona ha­yat tarzını biraz olsun değiştirmesi gerek­tiğini anlatmaya çalışırsa, son derece yanlış hareket etmiş olur. Zira, büyük bir ihtimalle diğeri hiçbir şey anlamaya­cak bu sessiz itirazın farkında bile olmayacaktır.Boyun eğmekten bıkıp ani bir kararla, evliliklerinin bu şekilde devam edemeyeceğini söyleyene kadar.<br />
Böyle durumlarda, genellikle, eşlerin her ikisi de hatalıdır. &#8220;Fedakar eş&#8221; rolü­nü oynayan, olayların zamanla evlilikle­rinin lehine dönüşeceğini ümit ederek, boyun eğmeyi seçer. &#8220;Biz&#8221; kavramının aralarında kendiliğinden oluşacağım bekleyerek, ya da yaptığı fedakarlığın yeterli olduğuna inanarak düzeltmek için hiçbir çaba göstermez.<br />
Diğeri de bu sessizliği bir onaylama sanıp yaratacağı tehlikeli durumu sezer.<br />
Fedakar eş kendini onuru kırılmış ve baskı altında kalmış, ezilmiş hisseder. Bu duygular içindeki eş, her an patlaya­bilir ve bu ani tepkisi anlaşmalarını iyi­ce zorlaştırabilir.<br />
Zıt karakterli eşlerin anlaşması zor ol­duğu gibi benzer karakterlere sahip karı-kocaların anlaşması da o kadar ko­lay olmaz doğrusu. Zira, evlenmeden ön­ce, tarafların her ikisi de kendi zevk ve düşüncelerini paylaşan kişilerle evlen­dikleri takdirde alıştıkları düzenin bo­zulmayacağı düşüncesine sahiptirler. Böylece ilgilerini daha çok kendilerine yöneltirler ve çevrelerini genişletecekle­rine daraltırlar.<br />
Gelelim benzer karakterli eş arayışı­na&#8230; Benzer karakterli eş arayışı, ya aşı­rı gururdan, ya da aşırı alçak gönüllük­ten kaynaklanır.<br />
Önce gururu gözden geçirelim. Kül­türlü, şan, şöhret düşkünü ve zeki bir er­kek ya da kadın, kendisine layık bir eşin kendi vasıflarına sahip olması gerektiği düşüncesindedir. Kendinden daha az ze­ki veya* değişik zevklere sahip bir eşi olursa küçük düşeceğine inanır.<br />
Onun yaşayabileceği tek düzen, kendi düzenidir.<br />
Bir kere.kendine benzer birini buldu mu da, onunla son derece mutlu bir ni­şanlılık dönemi geçirir. Zira, ruhunun iki­zini bulduğundan ve onunla, tam bir uyum içinde yaşayacağından emindir. Ancak, evlendikten sonra her şey deği­şecektir. Çünkü aralarında bir tür reka­bet hissi başgösterecektir.<br />
Ya eşlerden biri teslim olacaktır ki bu durumda galip olan belki de bilinçsizce, kendini hayal kırıklığına uğramış hissedecektir. Çünkü, bir hayat arkadaşın­dan çok, bir hayran elde etmiş olacaktır. Ve bu, hoşuna gitse de, tam anlamıyla rahat bir durum olamadığı için, farkında bile olmadan kaçış yolları arayacaktır. Ya da eşler birbirlerine tam bir bağım­sızlık tanıyacaklardır. Bu durumda da sanki evli değillermiş gibi ortak beraber­liklerini &#8220;biz&#8221; olamadan sürdürecekler­dir.<br />
Eş seçiminde iddiasız, alçak gönüllü davranan kişilerin evliliklerinde öyle pek fazla beklenmedik durum ortaya çıkmaz.<br />
Kişiliği tam oluşmamış, fazla girişken olmayan, kendi kendine karar vermekte güçlük çeken, sakin yaşamayı seven, ge­leneklerin ağırlığı altında ezilmiş ve gözü yükseklerde olmayan bir kadın ya da bir erkek, kendi karakterine uyan bir eş arar. Ve çoğu kere bulur da&#8230;<br />
Tek başına karar veremeyen eşler, bu huylarından vazgeçemezler. Böyle dav­ranmaya devam ettikleri takdirde sü­rekli hayal kırıklığına uğrayacaklarını da bilirler. Ancak, başka türlü de davra­namazlar.<br />
Aslında, eleştirdikleri eşleri değil ken­dileridir.<br />
Kadın, kendine değer verdirmeyi bil­miyor diye kocasını, erkekse kendisini ömür boyu vasat bir hayata mecbur etti­ği için karısını, sürekli suçlayıp duracak­lardır.<br />
Eğer, alçakgönüllülük perdesi altında çok zeki, hırslı ve gözü yükseklerde biri gizleniyorsa, bu tezat, belki on-onbeş . yıllık, sakin bir evlilik hayatından sonra karı-koca arasında büyük bunalımlar, fırtınalar yaratabilir.<br />
Çoğunlukla erkekler, 20-25 yaşından sonra da olgunlaşmaya, gelişmeye de­vam ederler. Oysa, 25 yaşlarındaki bir kadının karakteri çoktan oluşmuştur. Kısacası, evlendiğinde alçakgönüllü, va­sat biri olan bir erkek, daha sonra hırslı biri haline dönüşebilir.<br />
Böyle durumlarda benzer karakterli çiftlerin aralarında uyum sağlamaları, en az, zıt karakterli eşlerde olduğu ka­dar güçtür. Böylece &#8220;biz&#8221; kavramının oluşması hemen hemen imkansızlaşır.<br />
Benzer karakterli eşlerin evliliği, an­cak gözü yükseklerde olmayan veya çok üstün kişiliklere sahip kimseler arasında başarılı sonuçlar verebilir.<br />
Psikologlar, en sağlıklı evliliğin, birbi­rini tamamlayan karakterlere sahip karı-kocalar arasındaki evlilik olduğunu belirtiyorlar.<br />
Ancak, birbirini tamamlayan karak­terleri, birbirlerini tamamlamayı başar­mış zıt karakterlerle karıştırmamak ge­rekir. Zira, zıt karakterli eşler, bu hale ancak onları benzer kılan karşılıklı pek çok fedakarlıklar yaptıktan sonra gele­bilmişlerdir. Oysa, birbirini tamamla­yan karakterlerde, eşlerden birinin özel­likleri diğer ininki ile mükemmel biçimde uyum sağlar. Sözgelimi, otoriter bir er­kek ile yumuşak başlı bir kadın, veya sert, mütehakkim bir kadın ile pasif, yu­muşak başlı bir erkek, ya da çocuksu ka­dın ile eşine bir baba şefkatiyle yaklaşan erkek (bunların tam tersi de olabilir) bir­birlerini tamamlayan karakterlere sahip çiftler oluşturabilirler.<br />
Bu çiftler arasında uyum, teorik ola­rak, kendiliğinden oluşur. Uygulamada ise her şey bu kadar kolay olmayabilir. Eşler ancak birbirlerini tamamladıkları­nın bilincine vardıktan sonra uyum, ken­diliğinden oluşur.<br />
Bu tür evliliklerde en büyük tehlike, tarafların durmaları gereken noktada durmayı bilmemelerinden kaynaklanır. Sözgelimi, koca, karısının yüklenmek is­tedikleri sorumlulukların yanısıra, ken­disi ve işiyle ilgili olanları da karısına bı­rakırsa, kendisini pasifliğin rahatlığına bırakırsa sonuçta karısı ona daha az de­ğer verebilir. Ya da, mütehakkim, sert bir kadın, kocasının iş hayatına vb. müdahele ederse kocasının isyan etmesine yolaçabilir. Böyle durumlarda evlilik bir çıkmaza girebilir. Çünkü çiftler, aşılması güç en­gellerle karşı karşıyadırlar.<br />
Unutmamalıdır ki, bütün eşler, ister zıt, ister benzer, isterse tamamlayıcı ni­telikte karakterlere sahip olsunlar, ara­larında bir uzlaşma sağlanır. Ye­ter ki, bunu istesinler, problemlere karşı­lıklı sevgi, saygı ve anlayışla yaklaşabil­sinler ve izledikleri yol doğru olsun. Kı­sacası, kendi çıkarlarını korurken diğeri­ne zarar vermekten kaçınsınlar. Bu ara­da birbirlerine kendilerini anlatmak için fırsat vermeleri gerektiğini de unutma­malıdırlar. Aksi halde evlilik hayatları çelişkilerden ve rekabetten ibaret bir ce­hennem hayatı olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kadinlar.tc/evli-ciftler-arasinda-kisilik-catismasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evlilikte Aşkın Yeri</title>
		<link>http://www.kadinlar.tc/evlilikte-askin-yeri/</link>
		<comments>http://www.kadinlar.tc/evlilikte-askin-yeri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2009 21:19:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aşk Ve Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ailesinde Kadının Yeri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kadinlar.tc/?p=513</guid>
		<description><![CDATA[Nişanlılık döneminin ilk zamanlarında sık ve ısrarla sorulan bir sorudur, &#8220;Beni seviyor musun? &#8220;. Bu, cevabı zaten bilinen çok saçma bir sorudur. Ancak, çoğu kez şımarıklık ol­sun diye sorulsa bile, bazen nişanlıların içlerinde yatan kararsızlıkları da ortaya koyabilir. Ve, genellikle, bu şüpheler, evlenme tarihinin yaklaşmasıyla kaybolur. Zira, bu şüphelerin tehlikeli olduğunu düşü­nerek, kararlı, kendilerinden emin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Nişanlılık döneminin ilk zamanlarında sık ve ısrarla sorulan bir sorudur, &#8220;Beni seviyor musun? &#8220;.<br />
Bu, cevabı zaten bilinen çok saçma bir sorudur. Ancak, çoğu kez şımarıklık ol­sun diye sorulsa bile, bazen nişanlıların içlerinde yatan kararsızlıkları da ortaya koyabilir.<br />
Ve, genellikle, bu şüpheler, evlenme tarihinin yaklaşmasıyla kaybolur. Zira, bu şüphelerin tehlikeli olduğunu düşü­nerek, kararlı, kendilerinden emin bir hava yaratmak isterler. Fakat, evlendik­ten sonra sevilmeme korkusu yeniden kendini gösterir. Çok mutlu beraberlik­lerde bile zaman zaman böyle tereddüt­lerin olması son derece tabiîdir.<br />
Nişanlılık döneminde gençler, genel­likle birbirlerine en iyi yanlarını göste­rirler. Birbirlerine hayrandırlar.<br />
Evlendikten sonra eşler, yavaş yavaş birbirlerini övme çabalarına son verirler. Bu da evlilik hayatındaki ilk şüpheleri doğurur. Her iki gençde de az sevildikle­ri fikri yerleşir.<br />
Kocalarına fazla &#8220;annece&#8221; davranan kadınlar, kocalarının hep çocuk kalması­na yolaçabilirler.<br />
Evliliğin sağlam temellere dayanma­sını sağlayan başlıca etkenlerden birisi de karşılıklı saygıdır. Anlayışlı ve saygı­lı olmanın yanısıra sevgi ve şefkat pek çok kusuru hoşgörüyle karşılamayı do­layısıyla geçinmeyi sağlar. Evlilikte kar­şılıklı uyum, sadece görünüşte değil, eşlerin düşünce ve değer yargılarını kap­sayan içdünyalan arasında da sağlan­malıdır.<br />
Yeni evliler, eğer böylesine mükem­mel bir uyumu ancak birlikte gayret ederek elde edebileceklerini hesaba kat­mazlarsa, kendilerini son derece can sı­kıcı bir ortamın içinde buluverirler.<br />
Çoğunlukla, düğün merasimi ya­pıldıktan sonra her şeyin kendiliğinden en iyi biçimde hallolacağına inanılır. Bir sürü aksilikten, felaketten sonra &#8220;mutlu son&#8221;la, yani evlilikle biten aşk romanla­rı, insanlarda bu kanaatin oluşmasına sebep olmuştur.<br />
Son derece çocukça olmasına rağmen, bu inanç belirli bir kültüre sahip insan­lar arasında da marnlamayacak kadar yaygındır. Elbette, evlilik mutlu bir son değil kötü bir başlangıçtır, demek iste­miyoruz. Ancak, evlilik bir son değil, bir başlangıçtır&#8230;<br />
Özellikle, erkek için sevdiği kızı nikâh masasına götürmek, sevgilisinin onu her zaman seveceğini garanti etmeye yeter­lidir. Onun ilgisini sevgisini elde edince­ye kadar, adeta bütür enerjisini tüket­miştir. Ve artık, başka bir şey yapması­na gerek kalmadığını sanır. Kadın ise, ni­şanlılık dönemi boyunca etrafında per­vane olan nazik nişanlısının evlendikten sonra da aynı şekilde hareket etmeye de­vam edeceğine inanır. Her ikisi de yanıl­dıklarının farkına vardıklarında aldatıl­dıkları fikrine kapılırlar.<br />
Aslında, evlilikte aşk, sadece sihirli bir duygu değildir. Eşler, birlikte göğüs germeleri gereken zorluklar karşısında uyum içinde omuz omuza mücadele ede­ceklerdir. Ayrıca aşk, sadece sevip sevilmek demek de değildir. Sürekli ve karşı­lıklı bir sevgi, saygı, anlayış alışverişi­dir.<br />
Genç karı-koca, ortak hayatlarının başlarında, birbirlerinin tepkilerini, zevklerini ve özelliklerini iyice anlamaya çalışmalı, geçici de olsa, gelecek hakkın­daki taşanlarını bir tarafa bırakmalıdır-lar.<br />
Çünkü çoğu kere, eşlerden birinin herhani bir alışkanlığı, bir olay karşısındaki tutumu diğerinin hoşuna gitmeyebilir. Yanlış anlaşılmalara tartışma ve sürtüş­melere yolaçabilir. Genellikle, yeni evli­lerin tartışmaları basit, incir çekirdeğini doldurmaz olaylardan kaynaklanır.<br />
Sık sık düşülen bir başka hata da, in­sanın sevdiği kişinin kusurlarını, ya da noksan taraflarını ortak hayatta istediği şekilde düzeltebileceğine inanmasıdır. &#8220;Ben seni kabul ediyorum, ama olduğun gibi değil. Seni yeniden şekillendirece­ğim halinle!&#8221; diye düşünen biri pek dü­rüst ve gerçekçi hareket ediyor sayıl­maz. Arzusunu gerçekleştirmeyi başara­madığında da kendini aldatılmış ya da hayal kırıklığına uğramış hisseder. Birini olduğu gibi değil de olması ge­rektiği, gönlünce değiştirebileceği haliy­le seven biri kötü bir aşıktır. Ve hayal kırıklığına uğramaya mahkumdur.<br />
Genellikle, evlendikten uzun yıllar sonra eşler birbirlerini karşılıklı etkile­diklerinden değişirler ve bir bakıma bir­birlerine benzerler. Ancak, hemen ilave edelim, bu değişiklikler önceden tasar­lanmış, planlanmış değişiklikler değil­dir. Farkında olmadan karşılıklı etkilen­menin sonucunda kendiliğinden olur.<br />
Eşler arasındaki uyumun özel zevkler­den fedakarlık ederek gerçekleşebilece­ğini düşünmek de son derece yanlış­tır. Zira, sırf eşinin hoşuna gitsin diye fedakarlık eden kişi, ne sevgisini ispatla­mış, ne de gerçek anlamda bir uyum sağ­lamış olur.<br />
Bu tür fedakarlıklarda bulunan kişi, aslında kendinden fedakarlık etmiş olur. Giderek yaptığı fedakarlıklardan piş­manlık duyabilir. Böylece aşkın yerini alan boyun eğiş, ilk fırsatta nefret ve öf­keye dönüşür.<br />
Evlilikte eşlerin sürekli kendilerinden fedakarlık etmeleri olumsuz sonuçlar doğurabilir. Hele sürekli fedakarlık eden eşlerden biriyse, bu ya tam bir kişiliksiz­lik ya da umulmadık bir anda, büyük bir isyanla son bulabilir. Uyum sağlamak, huzurlu bir evlilik hayatı, kadının veya erkeğin alışkanlık­larında köklü değişiklikler yaratabilir. Ancak, uyum sağlamaya çakşırken, eş­ler, aşk, geçim uğruna kendi hayatlarını kendilerine zehir etmekten de kaçınmalı­dırlar.<br />
Sürekli olarak anlayıştan, saygıdan, şefkatten ve karşılıklı saygıdan sözeder-ken aşkı da yabana atmamak gerektir. Henüz aşkın gerçek tanımı yapılama­mıştır. Aşkı, kimisi Eflatun gibi ideal-leştirir, kimisi de Safo türü aşkı dikkate alıp modern psikologlar gibi, bir hasta­lık olarak nitelendirir.<br />
Safo türü aşk, başlıbaşına bir ihtiras, bir heyecan, bir şevk, kısacası bir tutku­dur. Psikologlar, bu tutkuyu sarhoşluk benzeri, anormal bir ruh hali olarak ta­nımlıyorlar. Tutkusunun esiri olan in­sanda bencilliğin yerini diğer gamhk alır. Hasta olarak kabul ettiğimiz bu ki­şi sevdiğim eleştirmekten, gerçek yü­züyle görmekten acizdir. Kendini adeta ona teslim etmiştir. Aşırdık edilirse, so­nuç, şüphesiz ki bir trajedidir.<br />
Tutkular, ne şekilde olursa olsun, ge­lip geçicidir. Tutku, bir rüzgar gibi esip gittikten sonra, sevgililer, ya aniden bir­birlerine yabancılaşıp kendi yollarına gi­der, ya da aralarında tutkunun yerine daha sağlam temellere dayalı bir hissin doğduğunu keşfederler.<br />
Evlendikten sonra &#8220;ben&#8221;in yerini &#8220;biz&#8221; kavramı alır. Kısacası, karı-koca, gerek ortak, gerekse kişisel hayatlarını ilgilendiren kararları birbirlerine danış­madan alamazlar, almamalıdırlar da. Her olayı başbaşa vererek çözümlerler. &#8220;Biz&#8221; kavramı, ancak bir kadın ve bir erkek arasında gerçekleşebilir. Bu yüz­den, karı-koca arasındaki aşk, arkadaş­lıktan farklıdır.<br />
Eşlerin her yönden birbirlerini, ta­mamlaması gerekir.<br />
Evliliğin en olumlu yanı, hiç şüphesiz ki, bir kadınla bir erkeğin &#8220;biz&#8221; kavra­mını benimsemiş olmasıdır. &#8220;Biz&#8221; kav­ramı, iki ayrı kişiliği değil, birbirini her yönden tamamlayan iki kişiliği ifade eder. Bu yüzden, &#8220;ben&#8221;i ortadan kaldır­madığı gibi onu daha da mükemmelleştirir.<br />
Yüzyıllar boyunca evlilik hayatı birta­kım âdet ve geleneklere dayanmıştır.<br />
Sadece &#8220;Herkes böyle yapıyor&#8221; dü­şüncesi bile, insana davranışları konu­sunda huzur vermeye ve herkesle uyum sağlamasına yetiyordu. Günümüzde evlilik anlayışı yeni bir boyut kazanmış bulunuyor.<br />
Evliliklerinin ilk zamanlarında çiftler, &#8220;biz&#8221; kavramının temeline ulaşmış ol­maktan epey uzaktırlar. Bu yüzden, bir­likte çaba göstermeleri gerekir. Zira, her konuda tam bir uyum sağlayamazlarsa, evlilikleri yoluna giremez.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kadinlar.tc/evlilikte-askin-yeri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

